Ekonomi ve politika
Mehmet ÇARDAK Tüm Yazıları

Mehmet ÇARDAK

20-09-2018

Ekonomi her şeydir; milletlerin, devletlerin yükseliş ve çöküş nedenleri araştırılırsa, bunun en başta ekonomik nedenlere dayandığı görülür. 21. yüzyıl ekonomi çağıdır. Bu çağda ekonomiye gereken önemi vermek bir mecburiyettir. Kalkınmanın, ilerlemenin temel şartı: ekonomik hayatı canlandırmaktır.

Türkiye’de, 24 Ocak 1980’de yürürlüğe konulan ‘Ekonomik İstikrar Programı’na kadar ‘Karma Ekonomik Sistem’ uygulanmıştır. Atatürk döneminde, devletin yeni ekonomik politikası doktriner olmaktan çok, pratik, ampirik ve faydacı bir gözle ele alınmıştır. Bu alanda yetişmiş zengin bir uzman ve yetkin bir bürokrasi kadrosu bulunmadığından ve bu işlerden anlayan yabancılarla, bizden olmayan unsurlara da pek güven duyulmadığından, yöneticiler ekonomik hayatın güdümünde daha çok yurdun gerçeklerini ve ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, âdeta el yordamıyla, pragmatik bir kalkınma politikası izlemişlerdir.

Anayasanın çizdiği teorik çerçeve içinde başlangıçta daha çok ılımlı, liberal-kapitalist bir toplum yaratma modeli öngörülmüş ve bu yolda bazı adımlar atılmıştır. Bu adımların en önemlilerinden biri de 1925 yılında Türkiye İş bankası’nın kurulması olmuştur. Bankanın başına Atatürk’ün kişisel becerisine inandığı ve güvendiği Celal Bayar getirilmiştir. Bankanın sermayesinin önemli bir kısmı Atatürk tarafından sağlanmıştır.

1929-1930 Dünya bunalımına kadar Türkiye’de ulusal ekonomi pragmatik politika bir kalkınma politikası anlayışından hareket edilerek ele alınmış ve uygulamalar daha çok bu yönde yapılmıştır. Ancak, 1929 yılında, önce Amerika Birleşik Devletleri’nde patlak veren büyük ekonomik bunalım, artan işsizlik, ekonomik durgunluk, enflasyon, hayat pahalılığı, giderek bütün dünyaya yayılmaya başlamış ve her ülke bunun tesirlerini az veya çok hissetmeye başlamıştır. Nispeten fakir ve savaşların yaralarını henüz saramamış olan Türkiye’de de bu bunalım etkisini göstermiştir. Birçok devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, 1930 yılından itibaren, ekonomide devlet müdahaleciliğine yer veren bir sisteme doğru kaymıştır. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkarılmış, döviz, para arzı ve dolaşımı işlevi sıkı kontrol altına alınmıştır.

Keza, 1931 yılında toplanan CHP Kurultayı’nda ekonomide ‘devletçilik’ modeli uygulamasına karar verilmiştir. Devletçiliği, Atatürk ve arkadaşları kısaca ‘ferdin yapamayacağı işleri devlet yapar’ şeklinde tanımlamışlardır. Çünkü ülkemiz uzun süren savaşlarda yanmış, yıkılmış ve harabeye dönmüştür. Yurdun yeniden imarı ve kalkınması için yabancı sermaye istekli davranmamaktadır. Türk müteşebbislerinin elinde de bir iş için gerekli kaynak ve mali imkânlar yoktur. O halde devlet, başta endüstri olmak üzere, birçok alanda ekonomik hayata girecek, demiryolları, fabrikalar, barajlar,sosyal tesisler yapacak ve ayrıca Batı’da özel teşebbüsün elinde olan telefon, telgraf, posta ve radyo tesislerini ve gerekli diğer teşebbüsleri kuracak ve işletecektir.

Dolayısıyla da Türkiye’de devletçilik, bazılarının sandığı gibi, sosyalist teorilerden ilham alınarak kurulmamıştır. Yani Türklerin devletçiliği bir sosyalist ekonomi değildir; ama devletçilik, liberal-kapitalist bir sistem de değildir. Devletçilik, Türkiye’nin koşullarından, öz ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir.  Ekonomi politikasında buna üçüncü yol yahut ‘karma ekonomi’ de denilmektedir.

Devletçilik ilkesi, 1937 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle CHP’nin ‘altı oku’yla birlikte Anayasa’ya da girmiş ve Atatürk’ün ölümünden sonra İkinci Dünya Savaşı içinde kabul edilen olağanüstü hal ekonomi kanunları ve uygulamaları ile de artarak devam etmiştir. Bu kanunların en önemlilerine örnek, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde çıkarılan Milli Koruma Kanunu ve Varlık Vergisi Kanunu’dur. Devletin ekonomik hayata çeşitli yönlerden müdahalesi ve devlet iktisadi teşebbüsleri (KİT) uygulamaları yer yer bazı olumlu sonuçlar vermekle beraber, devletçilik ilkesi; zaman içinde, giderek ekonomik hayata gereksiz, hatta keyfi denecek müdahalelerle altın yumurtlayan tavuğun sıkıcı bürokratik formalite ve engeller yüzünden verim verememesi ve işletmelerin çoğunun büyük zararlar vermesi sonucunu doğurmuştur.

Devletçilik ilkesi ile ülkede beklenen hızlı ekonomik büyüme, toplumsal refah, ulusal gelirde amaçlanan yüksek artış sağlanamamıştır. KİT’ler devletin bütçesinde, hazinesinde, partizan politikalar yüzünden büyük boşluklar yaratmış ve âdeta devletin ve vatandaşın sırtına ağır bir yük, kambur olarak binmiştir.

Nitekim işsizliğin arttığı, yıllık enflasyon oranlarının yüzde 100’lere yaklaştığı 1970’ler Türkiye’sinde, ekonomik darboğazları aşabilmek için, 24 Ocak 1980 tarihinden başlayarak,’serbest piyasa ekonomisi’ görüşü adı altında, yeni liberal formüller öneren Monetarist uygulamalara girişilmiştir.

Serbest piyasa ekonomisi, Anavatan Partisi (ANAP)  lideri Turgut Özel iktidarında,  ‘daha az devlet, daha çok özel girişim’ şeklinde formüle edilmiştir. Yeni liberal görüş, sosyal adaleti sağlayıcı gelir dağılımı politikasını reddetmiştir.  Özal’a göre, piyasa mekanizması çarkı, mal ve faktör piyasalarında oluşan göreceli fiyatlarla kimlerin zengin, kimlerin daha az zengin olacağını belirleyecektir. Bu mekanizme içinde, daha fazla geliri hak edenler, ön plana çıkacak ve zengin olacaklardır.

Kısacası, ülkemizde 1980’lerden beri uygulanmasına çalışılan ve ‘serbest piyasa ekonomisi’ ya da kısaca ‘piyasa ekonomisi’ görüşü şeklinde lanse edilen, parasalcı görüşün savunucusu olan AKP yönetimi de, 12 Eylül 2018’den itibaren, ekonomide devlet müdahaleciliğine yer veren bir sisteme doğru kaymıştır. Cumhurbaşkanı, Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’da yeni bir düzenleme yaparak;  döviz üzerinden yapılan menkul, gayrimenkul alım-satım ve kiralama sözleşmelerinin 30 gün içinde TL’ye dönüştürülmesine ilişkin 85 sayılı kararı yayınlamıştır. Bu düzenleme,  serbest piyasa ekonomisinin işleyişine indirilmiş bir darbedir.

Özal iktidarları gibi, AKP iktidarı da sosyal adaleti sağlayıcı gelir dağılımı politikasını reddediyor! Sırf bu yüzden, 16 yıllık AKP iktidarında Türkiye, iflasın eşiğine sürüklenmiştir.  Nitekim 85 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı, Hazine garantili projeleri kapsamıyor. İktidarın ekonomik politikasına göre, serbest piyasada birileri daha fazla geliri hak ediyor! İktidar,  Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar’da yeni düzenlemeler yaparken, aynı zamanda,  özel sektörde ön plana çıkacak ve zengin olacak iş insanlarını da kararlaştırıyor.

Sözün özü: Milletlerin ve devletlerin yükselişi için ekonomi her şeydir. Gelişmiş ülke, fakirlerin bile otomobile bindiği ülke değildir; zenginlerin bile otobüse bindiği ülkedir. Politika ise, devlet işlerini yürütme sanatı ile ilgili görüş ve anlayıştır. Eğer politika, etnik kökene, dine, mezhebe veya ranta dayalı olarak yapılıyorsa ve ekonomik kalkınmayı amaçlamıyorsa, tehlikeli ve pis iştir. Çünkü ekonomi, tek tip düşünen politikacılara bırakılmayacak kadar önemlidir!

 

 

Bu makale 89 defa okunmuştur.