DOLAR 16,1459 1.35%
EURO 17,3396 1.71%
ALTIN 960,841,29
BITCOIN 474875-2,30%
Hatay
17°

PARÇALI BULUTLU

12:37

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Necmettin Çalışkan

Necmettin Çalışkan

19 Mayıs 2022 Perşembe

HAVAALANI YIKIMI VE PLANSIZ DİPLOMASİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Havaların ısınmasıyla gündem-ortam da hayli ısınıyor. Belki de ülkenin son yüzyılında izi olan devlet-millet kaynaşmasını sağlayan önemli kuruluşlarından biri olarak bilinen İstanbul Atatürk/Yeşilköy Havalimanının yıkımına başlandı.

Yıkım kamuoyunda çok tartışılıyor. Bazı siyasiler yıkımı önlemek üzere hafriyat alanında eylem yapıyor, basın açıklamasında bulunuyor, yıkımı protesto ediyor. Girişimin Atatürk ismine karşı yapıldığı Cumhuriyetin kazanımlarının yok edildiği gibi herkes kendince bir mazeret uydurma peşinde.  İddia sahipleri ne kadar haklı tartışılır. Ancak ortada bir gerçek var ki adeta yangından mal kaçırırcasına bir eylem yapıldığı gayet açık.   Rant örgüsünün net bir şekilde göze çarptığı bir durum söz konusu.

Hatta yıkımı savunan iktidar cenahının bütün fertleri bile olayı başka yöne çekmeye çalıştıkları, gezi eylemleriyle bağlantı kurdukları, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan savunmalar peşinde oldukları görülüyor. Hiç kimse bu yıkımın “hangi akla “hizmet olduğunu konuşamıyor.

YOLCU VE ARAÇ GARANTİLİ HAVAALANLARI VE KÖPRÜLER

  Bu dönemde Türkiye’de üretimi itibarsızlaştırarak “hizmet siyaseti” adı altında sunulan, kamunun halka yönelik yaptığı icraatlar; stadyum, köprü, yol ve havaalanları var. Bunlar içerisinde en fazla halka darbe-yük olan yolcu garantili havaalanları ile geçiş garantili köprüler.

Geçtiğimiz hafta Trabzon havaalanının az ötesinde deyim yerinde ise aynı cadde üzerinde “Rize Artvin Havaalanı” yapıldı.  Kuş uçmaz kervan geçmez bölgede, orada yaşayan insanların tümünün otomobil kullanması yasaklansa, herkes yalnızca bütün seyahatlerini uçakla yapacak dense bile tamamlayamayacak bir sayı garantisi verilerek açıldı.

Giderayak yapılan iş, hakikaten mide bulandırıcı. Bu gerçekten seçimi kaybetmenin bire bir itirafı mıdır? O işin başka bir tarafı.

FİZİBİLİTESİZ YATIRIMLAR

Yıkımına başlanan Atatürk Havaalanı, dünyanın sayılı havaalanlarından biriydi ve ödüllüydü. Şehir merkezindeki kolay ulaşım yapısı, iş görür, fonksiyonel bir havaalanı olmasına rağmen ne olduysa birdenbire kapatılıp yerine milyar dolarlar harcanarak yeni havaalanı yapıldı.

Bilmeyenler için tekrar edelim, yeni havaalanı olumsuz hava şartlarına, kara ve rüzgâra dayanıklı değil, hemen her fırsatta uçuşlar duruyor. Uzaktan gelen uçaklar için Bulgaristan hava sahası işgal edildiğinden Bulgaristan’a para ödeniyor. Atatürk Havaalanında ise böyle bir durum söz konusu değildi. Her uçağın havadan inebildiği bir havaalanı idi ama sırf yenisini çalıştırabilmek için eskisi feda edildi.

Yatırımlarda kar-zarar hesabı yapılmadığından fizibilitesiz yatırımlar bu tür sonuçlar doğurur. Betona para gömme olarak da nitelenen havaalanı, stadyum ve köprü siyasetinin çöktüğü net bir şekilde ortadadır.

Yıkımın haklı-haksızlığı bir yana ortada bir gerçek var o da “yandaşlar yararlansın diye bu kadar kötü ekonomik tabloda bu kadar iyi durumdaki bir tesis/alanı yok etmek” akıllara ziyandır.

DİPLOMASİDE KARARSIZLIK; BİR AYDA ÜÇ KARAR

Türkiye, son günlerde Rus-Ukrayna Savaşıyla birlikte NATO’ya yeni üye olma talebinde bulunan Finlandiya ve İsveç’in başvuruları ile gündemde.

Türkiye, bir yandan ‘Biz bu üyelikleri veto edeceğiz’ derken, karşı tarafın da açıklamaları şaşkınlık veriyor.

Finlandiya Cumhurbaşkanı diyor ki; “Türkiye bir ay öncesine kadar bize üye olun derken, önce dur, sonra evet dedi. Sürekli karar değiştiriyor. Yapılan açıklamalar karşısında büyük şaşkınlık içerisindeyim”.

Tek elden yönetilen, hedefi, ilkesi olmayan ve plansız ani reflekslerle yönetilen dış siyasette ancak bunlar yaşanır.

Bugün elbette bu iki ülkenin PKK-YPG gibi terör örgütlerine olan tavrı asla kabul edilemez.

Ancak ülkemizin tavrı net olmalı. Bir ay önce bir şey söyleyip, bir ay sonra başka şey söylerseniz, peş peşe karar değiştirirseniz, iç siyasette taraftarlarınıza alkışlatabilirsiniz    ama uluslararası arenada alay konusu olursunuz. Plansız ve güvenirliği olmayan manevralar, ancak ülke itibarına zarar verir.

  SUNİ   GÜNDEMLE GERÇEĞİ ÖRTBAS ÇABASI

Türkiye’nin önemli bir başka gündemi CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza. Verilen karar TCK’ya uygun muydu? değil miydi? Talimatlı mı, hakimlerin özgür idaresiyle verilen ceza mı? Bütün bunların hepsini bir yana bırakalım ilgilileri tartışsın.

Bizim söyleyebileceğimiz şey: 8- 10 yıl önceki atılan bir twitti bugün siyaset yasağı, hapis cezası veriliyorsa bu çok su götürür bir tartışmadır. Bu durumda   15 Temmuz, hatta 17-25 Aralık öncesi iktidar cenahının açılım sürecindeki twitleri FETÖ süreci, Ergenekon twitleri ele alındığında ülke içinden çıkılmaz hale gelir.

Yakın bir gelecekte siz de 10 yıl önce, şunları, şunları söylemiştiniz diye tweet atılır veya gündeme gelirse hiç şaşmamak gerekir.

Verilen kararın   hukuki/kanuni olmaktan öte siyasi ve konjonktürel bir ceza olduğu kamuoyunda rahatça dillendiriliyor.    

Anlaşılan bütün bunların nedeni ekonomik ve hukuki konulara odaklanılması gerekirken, siyasal ve sosyal gündemlerle halkın oyalandığı, gerçek gündemleri insanların görmesine fırsat verilmediği gerçeğidir. Son günlerde ortaya çıkan “zafer” kazanacağı “ümidi” pompalanan partinin de bir taşeron olduğu, muhalefete karşı desteklendiği bu ortamda bir garnitür malzemesi olduğu da açık seçik ortada.

Devamını Oku

ÜMMETİN ORTAK DERDİ: FİLİSTİN DAVASI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Siyonizm’in Planlarına Karşı Filistin ve Kudüs’ün Özgürlüğü konferansından notlar…

Dünya genelinde ve özellikle Filistin’de; sıkıntıların, çalkantıların ve mazlumların gözyaşlarının dinmediği bir zaman diliminde Dünya Kudüs Günü vesilesiyle “Siyonizm’in Planlarına Karşı Filistin ve Kudüs’ün Özgürlüğü” temalı konferans, ülkemizden ve İslam âleminden önemli şahsiyetlerin katılımı ile Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nın gayet başarılı ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

İnternetten rezervasyonla katılımın sağlandığı, simultane tercümenin yapıldığı organizasyonda; misafirlerin karşılanması, katılımcılara yaka kartı, yemek masalarında tek tek isim yazılması gibi tüm incelikler detaylıca düşünülmüştü. Bakanlık düzeyinde yapılan organizasyon diplomatik ayrıntıları dahil planlanarak ve hayli yoğun geçen toplantıdaki konuşmalardan aktarılabilecek notlar şunlar:

İŞGALCİ SİYONİSTLERİN SİNSİ PLANLARI

İslami şahsiyetler hayatları boyunca Filistin davasına önem vermiş, bu uğurda fedakârlıklar ortaya koymuş, bu davaya sahip çıkma konusunda İslam dünyasına öncülük etmişlerdir. Müslümanın kalitesi Filistin davasına ve İsrail’in işgaline karşı bakış açısıyla ölçülür. Şuurlu her birey Filistin davası için yapılan çalışmaları büyük şeref bilir.

 Filistin ve Kudüs’ü özgürleştirmek, aslında bütün İslam dünyasını özgürleştirmek ve bağımsızlığına kavuşturmak demektir.

Uluslararası hukukun tüm dünya halkları için kabul ettiği ancak Filistin halkının yetmiş yıldır mahrum kaldığı tüm hak ve özgürlükler yeniden sağlanmalıdır.

Siyonizm’in, Mescid-i Aksa’nın tamamına hâkim olma ve Mescid-i Aksa’yı yıkarak kalıntıları üzerine sözde Süleyman Mabedi’ni inşa etme planları konusunda dikkatli olma zarureti vardır. Bütün Müslümanlar Mescidi Aksa’ya bir zarar gelmemesi için tek vücut olmalıdırlar. Zira İsrail bu haksız ve zalimce uygulamaları ile Kudüs’ün İslami kimliğini ortadan kaldırarak kendilerince iddia ettikleri sahte Siyonist hurafelerini kazımayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken de İsrail’in Kudüs ve Filistin ile hiçbir alakasının olmadığını ortaya koyan tarihi hakikatleri açıkça yok saymaktadır.

FİLİSTİNLİLERİ DESTEKLEME İNSANİ VECİBEDİR

Müslümanların ve dünyada hakkaniyet sahibi olan bütün insanların Kudüs’teki ve tüm Filistin topraklarındaki Filistinlileri desteklemeleri; dini, ahlaki ve insani bir vecibedir. Zulme karşı durma, hakkın ve haklının yanında yer alma herkesin sorumluluğudur. Bu sorumluluğu yerine getirirken gösterilecek en ufak bir gevşeklik; çatışma ve şiddetin daha da artmasına sebep olacaktır. Bölgemizde ve tüm dünyada olup biten de aslında budur.

İsrail zulmünün; bu dönemin uluslararası hukukuyla ve İslam ülkeleri başta olmak üzere diğer tüm ülkelerin kınamalarıyla durmayacağı ortadadır. Çünkü İsrail ancak güçten anlar! Müslümanların dağınıklığından fırsatla palazlanan İsrail’i ve zulmünü durduracak bu gücün teşekkülü için İslam ülkelerinin; ekonomik, siyasi ve askeri alanda ortak hareket ettiği; gerçek manada bir İslam Birliği kurulmalıdır.

TAKDİRE ŞAYAN MÜCADELE

Filistinliler; Siyonizm’in planlarına karşı takdire şayan bir mücadele ortaya koymaktadır. Mescid-i Aksa’yı korumak için gece-gündüz nöbettedir. İsrail’in Mescid-i Aksa’yı zaman ve mekân olarak taksim etme yönündeki çirkin planlarını boşa çıkarmakta kararlıdır. Bütün bu gayretler sonuna kadar desteklenmelidir.

İsrail’in türlü zulümlerine; insani, hukuki ve nefsi müdafaa olarak karşılık veren Filistin halkının, devletinin ve direniş güçlerinin maddi-manevi yanında olunmalıdır. Bu destek ve duruş; Filistin’in özgürlüğünün sağlanması açısından vazgeçilmez derecede önemli görülmelidir.

Müslümanların hedefi; Filistin topraklarını özgürleştirmek, Filistin halkının kendi topraklarına dönmesini gerçekleştirmek ve tam bağımsızlığını sağlamak olmalıdır. Bu sebeple soykırım zulmünü ortadan kaldırmak ve işgale son vermek hedefinden de asla vazgeçilmemelidir.

Bazı İslam ülkelerinin İsrail ile başlattıkları normalleşme girişimleri son bulmalıdır. Ekonomik, siyasi, akademik ve kültürel olmak üzere Siyonizm’in kontrolünde olan tüm kurum ve kuruluşlar daha etkin bir şekilde boykot edilmelidir.

NORMALLEŞME VE ÇÖZÜM

Müslüman ülkelerin “İsrail ile normalleşmeleri” normal değildir. Hiçbir Müslüman göz göre göre katil, cani işgalcileri desteklemez ve onlarla bir araya gelmez ve gelmemelidir. Reel politik ve kısa vadeli çıkarlara dayanarak emperyalist güçlerle kirli ilişkiler kurmak gelecekte büyük sorunları beraberinde getirecektir.

Müslümanların, Filistin’deki hakikatleri ortaya koymak amacıyla kendi ülkelerinde yürüttükleri çalışmaları daha etkin hale getirmeleri şarttır. Filistin’de yaşananları güncel tutacak ve olaylara karşı farkındalık oluşturacak siyasi çalışmaların ve medyaya yönelik kampanyaların; siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarıyla beraber yürütülmesi önemlidir. Farklı toplumsal etkinlikler gerçekleştirerek her alanda Filistin halkına hak ettikleri desteği sağlamaları için kendi hükümetlerine kamuoyu baskısı oluşturmaları zorunluluktur. Ayrıca ekonomik anlamda Filistin halkının sürdürülebilir imkânlara kavuşması için bütün araçlar seferber edilmelidir. Bu işin kısıtlı yardım faaliyetleri ile olmayacağı açıktır.

Devamını Oku

BAYRAM VE SORUMLULUKLARIMIZ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeni bir bayramı daha idrak edeceğiz. Rabbim bu Ramazan Bayramı’nı yeryüzünün her coğrafyasında huzura ve mutluluğa vesile kılsın. İslam coğrafyasında akan kan ve gözyaşları, yerini sevince bıraksın.

Bayramlar umutların tazelendiği, geçmişin muhasebe edildiği ve geleceğe dönük planların yapıldığı günlerdir.

İnsan bayramlarla Rabbiyle olan kurbiyetini derinden hisseder. Beşer olarak geçen ömrüyle biraz daha yaşlandığını hisseder, aile efradının ne kadar geniş olduğunun farkına varır. Kaybettiklerini daha çok arar.

Bayramlarda geleneksel olarak gurbettekiler hatırlanır, aramaları beklenir. Gözler yollarda, kulaklar bir kapının zilinde, bir telefon sesinde, gelecek bir haberde, bir mesajda olur.

Uzaktan gelenlerle birlikte, geçmiş uzun yıllar, yâd edilir bir bakıma film şeridi gibi yeniden zihinlerde canlanır.

ŞİMDİ MUHASEBE ZAMANI

Her bayramda geleceğe dönük planlar yapıldığına göre biz de bir dava insanı olarak hangi planlar yapılır onun üzerine durmak istiyoruz.

Bugün dava insanı, teşkilat mensubu, gençlik kadrolarına, MİLKO kuruluşlarına, STK temsilcilerine, kadın kollarına, ilçe teşkilatlarına düşen en önemli görev; yaptığı tüm çalışmalar ana omurgayı güçlendirmeye yönelik olmalıdır.

Elbette insani yardımlar çok önemlidir. İnsanların yaralarına merhem olmak, onların ruhunu ve duygularını okşamak, bayramlıklar vermek güzel davranışlardır.

Gönüller kazanmak, dini sohbetler yapmak, bir ayet bir hadis hatırlatmak gayet hoş hareketlerdir.

Bir dernek çatısı altında çay eşliğinde muhabbet etmek, kardeşlik bağlarını güçlendirmek bütün bunlar gayet yararlı faaliyetlerdir.

Ancak şu gerçek göz ardı edilmemelidir ki; bireysel çalışmalarla bir yere varamayız. Dava insanının yapacağı işler ve hedefler büyük olmalıdır.

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bugüne kadar ideallerimize yönelik gerçekleştirdiğimiz ve millet adına övündüğümüz bütün faaliyetler, başardığımız iyi işler, yaptığımız her olumlu icraat, ancak iş başında iktidarda söz sahibi olduğumuz dönemlerde yaptıklarımızdır.

Bugün; İslam Birliği’nin nüvesini oluşturan D-8, Kıbrıs Barış Harekâtı, ağır sanayi projeleri, manevi kalkınma hamleleri, denk bütçe, memura ve emekliye yüksek ücretlerle yapılan zamlar, efsane belediye hizmetleri gibi hangi konudan bahsediyorsak; tamamı iktidar olduğumuz dönemlerdeki yaptığımız icraatlardır.

Elbette Saadet Partili olmak, doğru yerde durmak, istikamet sahibi olmak çok önemli ancak yetmez. “Daha iyi yapma, hedefe taşıma, iktidara gitme” gayreti içerisinde olmaktır.

Mesele, durduğumuz yerin düzgün olması kadar asıl ihtiyacımız ideallerimizi uygulama alanına taşımak ve sahaya yansıtmaktır.

HEDEFE KİLİTLENMEK

Önümüzde tarihi dönüm noktası olabilecek bir seçim sürecine giriyoruz. Kendimizi iyi anlatamazsak “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” trajedisiyle karşılaşabiliriz. Bu nedenle bu süreç içerisinde her bir teşkilat mensubunun -ki bunun için aktif görevde olmak şart değildir- yapacağı en önemli şey; halkın davaya karşı oluşan yaklaşımlarını ve duygularını yönlendirmek, desteğe çevirme gayretinde olmaktır.

Toplumun nabzını iyi tutmak gerek. Faydadan çok zararı olan, ortamı gerecek ve yanlış anlaşılmaya neden olacak tartışmalardan uzak durulmalıdır.

Topluma katkısı olacak, problemlerin çözümüne katkı sağlayabilecek gündem oluşturma hedefinde olmalıyız.

Çalışmalar, bu yönde netice almaya yönelik olmalıdır. İktidarın geldiği noktada işlediği sevap-günah ne varsa bizim de ders çıkarmamız önemlidir.

Elbette her icraat önemlidir. Her şeyi yapabilirsiniz, konuşup kitleleri peşinize takabilirsiniz, alkışlanırsınız da. Ama bunlar hep kısır kalır, inancınızı idealize edemediğiniz, hayata katamadığınız ve iş başına getiremediğiniz sürece yapılan işler kadük kalır.

Yeri gelmişken; siyasi parti olmanın getirdiği birtakım usullere ve sözlere dikkat etmek gerekmektedir. Herkesin bizim gibi yaşamadığını veya düşünmediğini göz önünde bulundurarak önce doğru iletişim kanalları geliştirmeli, daha sonra özel konuları tabana uygun şekilde aktarmalıyız.

İnancımızı, ideallerimizi, fikirlerimizi gayretle iktidara taşımak için neler yapabiliriz? İşte Ramazan Bayramı’ndaki geleceğe yönelik hedeflerimiz, gayretlerimiz bu yönde olmalıdır.

Devamını Oku

MÜLTECİ KRİZİNİ GİZLİ ODAKLAR MI YÖNETİYOR?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülkenin pek çok sorununun olduğu bir dönemde mülteci krizi yeniden revaçta. Birileri Türkiye halkının sinir uçlarıyla oynayacak ve tahrik edecek şekilde sosyal medya hesapları üzerinden Suriyelilerin yaptığı herhangi bir insani hareketi bile ısrarla servis ediyor/ettiriyor.

Gizli bir el sanki düğmeye bastı. Ülkede kaos çıkarma gayreti midir? Yoksa seçimin ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde yeni bir beka sorunu oluşturma çabası mıdır bilmiyoruz.

Sosyal medya paylaşımlarını müteakip bazı siyasilerin başlattığı Suriyeli mültecilere yönelik saldırı had safhada. Bir süredir muhalefetin gündemindeki “geri dönüş”e karşın iktidar cephesi, her ne pahasına olursa olsun mevcut durumu sahiplenirken; anketlerde Türkiye’nin en büyük sorununun mülteci krizi olduğu ortaya çıkınca birden ağız değiştirildi. “Derhal, en kısa sürede güvenle ve onurla ülkelerine göndereceğiz” söylemlerine başlandı.

Tabii burada başka bir sorun şu: İktidarda bir ay öncesi ile bir ay sonrasında ne değişti de 180 derece “U” dönüşü söylem değişikliğine gidildi. Acaba bugünkü ifadeler kamuoyuna bir ara gazı verme, ayar çekme mi? Yoksa hakikaten çözüm üretme gayretindeler mi?

TÜRKİYE’NİN BÜYÜK BATAĞI!

Zihinlerimizde canlandırıp krizin ana başlangıcını kısaca hatırlayalım; sınır hattındaki mayınları temizleyip, telleri kaldırıp, sınırları açtığımız, milyonlarca insanın ülkemize gelmesini sağladığımız yerden bahsediyoruz. Hani o, fitne ateşini fitillediğimiz Arap Baharı’nda gazladığımız “Beşşar’ın karşısındaki herkesi desteklediğimiz”, “Şam’da Cuma kılacağız”, “Humus kırmızı çizgimizdir”, “Halep içişlerimizdir” deyip eğit-donat projesiyle müdahil olduğumuz ülke!

Şimdi bütün bu yaşananları bir kenara bırakıp şu kadar yıl sonra “haydi ülkenize” deyip sebep olduğumuz krizin faturasını, kendini bir anda komşularının basiretsizlikleri sonucunda ateş çemberinin ortasında, uluslararası hesaplaşmanın içinde bulan sığınmacılara kesmeyelim.

Ülkemizdeki mültecilerin durumuna ilişkin neredeyse hiçbir kayda ulaşılamıyor. Rakamlar tutarsız, girişler düzensiz, malumat yetersiz. Her şey bir başıboşluk içinde gidiyor. Bunlar nerede ne yapıyorlar ne kadarlar ne iş yaparlar bilmiyoruz. Sadece yakın zamanda ilgili bakandan 192 bin kişiye vatandaşlık verildiğini duyduk.

Suriye konusu başından beri Türkiye’nin en büyük batağı oldu. Bugün düzensiz, sınırsız ve kontrolsüz göç ile bu insanların geleceği karartıldı. Düşünün aç, işsiz, biçare ve yoksul bir insan ne yapsın? Mağduriyetleri bir yana suç örgütlerinin kirli ağlarına düşmelerine sebep olundu. Ayrıca uyuşturucu ve fuhuş bataklığı gibi suç ortamına itilmektedirler.

BAYRAM DÖNÜŞLERİNE İZİN VERİLMELİ!

Kamuoyunda gündeme getirilen hususlardan birisi de iktidarın küçük ortağının dillendirdiği, “Bayramda gidenin geri dönmemesi gerekir” şeklindeki açıklaması sonrası ortaklar ağız birliği ederek gündem bir anda değişiverdi.

Bayram geçişlerine izin verilmesinin doğru olduğunu düşünüyoruz. Çünkü devlet her şeyden önce güven verir. Bayram geçişlerine müsaade edilmeli ve dönüş süreleri uzun tutulmalı. Mesela 90 gün gibi uzun bayram izni verildiğinde, gidenler kendilerine bu ortamda barınma ve iş imkânı temin edip, düzen kurabilirler. Ülkelerine yeniden alışırlarsa bir kısmı dönmeyebilir. Dönüşte kapıların sıkı tutulması, hiç gelmeyecekseniz gidin demek yerine, ülkelerinde kalmalarına zemin oluşturacak ortam ve fırsat oluşturulmalı.

Öyleyse yapılması gereken şey, sınır ötesindeki Fırat Kalkanı, Barış Planı, Zeytin Dalı harekâtlarıyla kontrolümüzde olan toprakların imar edilmesi, bayındır hale getirilmesi, buralarda iş sahasının oluşturulması, cazipleştirilmesi, yatırım yapılması, refah seviyesinin yükseltilmesi ve buraların tekrar dönüş yapacak insanlar için cazibe merkezi haline getirilmesidir.

ÇÖZÜM!

Bu süreçte yeni komşularımız Suriye rejimi değil; HTŞ, Milli Ordu ve PYD/ ABD olduğunu unutmamalıyız. İlk üç bölgede (Afrin, El-Bab ve İdlib) Türk parasının kullanıldığını, tek güvencelerinin ve komşularının Türkiye olduğunu göz önünde bulundurarak bu bölgelere Türkiye’nin bir toprağı gibi muamele yapılmalıdır.

Suriye hükümeti ile de perde arkasında gayri resmi, Rusya üzerinden de dolaylı yürüyen ilişki resmen alenileştirilmeli, dönüş şartları oluşturacak somut adımlar atılmalıdır.

Mülteci dendiğinde sadece Suriyeliler akla getiriliyor ama Afganistan, Ermenistan, Özbekistan vb. ülkelerden de ciddi göç girişlerinin olduğu açık. Mültecilerin, sınırlarımızdan elini kolunu sallaya sallaya bu kadar rahat geçip ta ülkenin en metropol şehirlerine, başkentine ve İstanbul’a kadar nasıl rahatça ulaşabiliyorlar?

Sınırlarımız neden bu kadar güvensiz? Yoksa çok gizli mi geliyorlar, yoksa birileri göz mü yumuyor? Sınırlarımızdan geçerken binlerce kilometrelik beton duvarlarla örülü yolu nasıl geçiyorlar? Ayrı bir soru işareti.

Türkiye’nin mülteci üssü olması gizli anlaşmalarla dış güçlere bir taahhüt verildi de bu mu uygulanıyor, onu da bilemiyoruz.

Özetle temel sorun şu: Nasıl oldu da Türkiye bu kadar kısa süre içerisinde mültecilerin toplama kampına dönüştü. Son birkaç yıllık kısa sürede dünyada uyuşturucu trafiğinin merkez üssü, kara para aklamanın odak noktası olduğu gibi.

Devamını Oku

HAYATA ANLAM KATAN RAMAZAN

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Oruç, ahlakı güzelleştiren ve bireyi terbiye eden yapıya sahip bir ibadet olarak önemlidir.

Ramazan ayında nefis muhasebesi/özeleştiri yapmak, orucun hayatımıza etkilerini ve durumumuzu gözden geçirmemiz elzem bir görevdir. Bu görev, büyük bir ibadet olan tefekkürün de bir parçasıdır.

Müslümandan beklenen; inandığı gerçekleri, hayatına uygulaması ve ibadetleriyle ahlaklı bir birey haline gelmesidir.

Günümüzde Müslümanların iman ve ibadet konusuna büyük önem verdikleri ama ahlaki yapının ciddi zaafa uğradığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Ahlakı da nezaket ve görgü kurallarından ibaret gören bir düşünce de başka bir zaafımız olarak önümüzde durmaktadır.

Bugün ibadetlerin “boğazımızdan aşağı” geçmemesinin bir sonucu olarak toplumsal bir kriz yaşıyoruz.

HATALARIMIZIN FARKINA VARMAK!

Muhammed’ül-emin olarak bilinen yüce Peygamberin ümmetinin “güvenilir” olma vasfını kaybettiği bir çağdayız.

 Bunun birçok nedeni arasında; insanların heva ve heveslerine, çıkar ve egolarına fazla yönelmiş olmaları sayılabilir. Bu durum, insanın fıtrata aykırı yaşamasından kaynaklanmaktadır.

Günümüz dünyasının insanlara dayattığı, kapitalist anlayış ve liberal yaşam tarzının ortaya çıkardığı ruhsal ve bedensel birtakım problemler vardır.

Aşırı lüks düşkünlüğü ve her şeye sahip olma arzusu, bu yeni hayat tarzının doğal bir neticesidir.

Bu yeni hayat tarzı, insanın ahlakî vazifelerini yapmasını engellemekte ve çeşitli buhranlara sebebiyet vermektedir. “Güven krizi” ve müminlerin “bir bedenin parçaları” olamamaları, iki büyük kriz olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aslında samimi bir iman ve ihsan içerisinde yerine getirilen ibadetlerin, sorunları çözmesi ve bireyi ıslah etmesi beklenirken, şekilsel bir eylem olmaktan ve zevahiri kurtarmaktan öteye gitmediği sonucuyla karşılaşılmaktadır.

 NEFİS MUHASEBESİ VAKTİ

Özetle; herkesin şapkayı önüne koyup Allah rızası için yaptığı ibadetlerin hareketlerine ve davranışlarına ne kadar etki ettiğini sorgulaması yani nefis muhasebesi yapması gerekir. Bu görev oruçlu kimseden beklenen bir davranıştır.

Eğer oruç tutmakla tutmamak arasında, iç ve dış dünyamızda bir fark yoksa ya da bireysel ve toplumsal hayatımızda bir değişiklik olmadıysa aynaya tekrar bakalım, hayatımızı gözden geçirelim. “Nerede hata yaptık?” diyelim.

Okuduğumuz Kur’an’ın mesajları bizi değiştirmemiş ve iç dünyamızda arınmaya yol açmamışsa, bir kez daha düşünelim.

Bilelim ki bu ayda Müslüman olduğunu sadece -Ramazan ayında hatırlayan insanlarla- yıl boyu ibadete devam eden insanlar arasında fark olmalıdır.

Kişiye altın tepside bir fırsat olarak sunulan ramazan ayını değerlendiremediysek ya da ramazan öncesiyle ramazan sonrası hayatımızda bir değişiklik olmadıysa bir yerlerde sorun var demektir.

Evet, Ramazan beklentilerimizi karşıladı mı ya da biz Ramazan’ın bizden beklentilerinin ne kadarını karşılayabildik? 

Eğer cumadan cumaya camiye gidenle, İslami şuura sahip insan Ramazan ayını aynı ibadetlerle tamamlıyorsa başka söze hacet yok.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.