DOLAR %
EURO %
ALTIN 502,981,49%
BITCOIN 288898-6,29%
Hatay
19°

AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Necmettin Çalışkan

Necmettin Çalışkan

17 Haziran 2021 Perşembe

SOSYAL MEDYA, AHLAK VE İLETİŞİM DİLİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugünlerde hızlı ve yoğun bir gündem trafiği yaşıyoruz. Her Pazar sabah yayınlanacak kasetleri bekleyip hafta boyu onun yorumlarıyla meşgul oluyordu ülke.

Acaba bu hafta hangi konular gündemde diye beklerken, geçen Pazar yürekler ağza geldi.  Sonrasında video yerine iş, sosyal medya/twitter mesajlarına döndü. Şimdi her dakika kimin ipliği pazara çıkacak, onu bekliyoruz.

Bu arada ilginç hadiseler de yaşanıyor. Bir organize suç örgütü lideri olmasıyla tanınan birinin sosyoloji, felsefe, tarih, din, tasavvuf ve ahlak dersleri verdiği döneme şahidiz. Hakikaten sözlerinin arasında çok ince mesajlar veriyor.

Cümle aralarına serpiştirilmiş pek çok dikkat çekici mesaj arasında mealen “Eğer sağcılar-milliyetçiler “ezan-bayrak, vatan ve dava” edebiyatı yapıyorsa; solcular, “temiz eller” diyorsa bilin ki arkada bir şeyler dönüyor.”

 Mahalle baskısıyla çekinip söyleyemediği cümleyi biz tamamlayalım. Solcular arasında “Atatürk ilkeleri çiğneniyor, laiklik elden gidiyor, irtica hortluyor vs.” gündemdeyse bilin ki ülkede bazı şeyler yolunda gitmiyor, kamufleme argümanlara ihtiyaç duyuluyor ve gündem değiştiriliyor demektir.

 Konu sosyal medya mesajlarına gelmişken belirtelim ki; bu mecranın kullanımında çok dikkatli olunmalıdır. Hele de iç bünyede kalması gereken konuların müzakeresinde ve tabana yönelik hitapta asla iletişim aracı olmamalıdır. Çünkü temel esaslarımızda “fitneye mahal vermemek ve problemleri ulu orta konuşmamak” uzun yıllardır öğretildi.

 Ülkenin bu kadar çok savrulduğu, herkesin foyalarının çarşaf çarşaf ortaya döküldüğü bir dönemde gündemi değiştirmeye yönelik girişimlere mahal vermek bir yana, engel olmak gerekir.

Her dava sahibi insanın zihninde şu sorular olmalı: Biz kimiz, niçin varız, kimlerle aynı çizgideyiz? Hakikaten aramızda sadece ince çizgi, nüans/fark var diye düşünülüyorsa o zaman daha kendimizi kimseye, hatta kendimize bile anlatamamışız, yanlış yerde duruyoruz demektir.

Değerleri altüst eden İslam âleminin kan gövdesine dönmesine zemin hazırlayanlarla, adeta deizm adı altında yeni bir din türemesine neden olunan bir yapıyla gerçekten biz aynı mıyız?

Günceli konuşurken geçmişi de değerlendirmeliyiz. Hakikaten siyasette ılımlı dile çok ihtiyacımız var.

Ne var ki siyasetin dili, günün konjonktürüne uyum sağlamak zorunda kalıyor çoğu zaman. Belki de o gün kitleleri etkileyen dilin, bugün faydadan çok zararının olduğu hesap edilerek günümüz atmosferine uygun hale getirilmeli ve değiştirilmelidir.

Özeleştiri yaparak şapkayı önümüze koyup düşünmeli, söylediklerimize önce kendimiz inanmalı ve uygulamalıyız.

Eğer camiamızla ilgili bir konu gündemdeyse, yetkili kurullar, esaslarımız usulünce toplanır, gerekli kararları alır, gereği yapılır, kamuoyuna el birliğiyle deklare edilir.

Dışarıdan el ovuşturup bekleyenler ve özellikle mücadele içerisinde olduğumuz insanların alkışlayarak karşıladığı bir durumun neye hizmet ettiğini mantık çerçevesinde anlayabiliriz. Temel esaslar her zaman bağlayıcı olmalı. Ayrıca temsil noktasındaki bir kurum ve şahsiyete üstenci bir yaklaşımla kamuoyu önünde ayar vermek de sağlıklı olmasa gerektir.

 Başa dönecek olursak; organize suç örgütü iddiasıyla suçlanan birinden ahlak öğrenmek bir toplumun düşeceği en alt seviye olmalı!

Toplum bir noktaya bu kadar kanalize olmuşken ve suçlananlar can havliyle gündemi saptırmaya çalışırken buna -farkında olmadan- maşa olmak ne kadar doğru olabilir?

Ve tabi gündemimiz ülkenin yaşadığı ahlaki ve idari erozyon olması gerekirken, neye hizmet ettiği belli olmayan çıkışların son bulması gerekir.

Son söz; bugüne kadar cazip fırsat ve teklifleri elinin tersiyle itmiş, en yakın çevresiyle idealleri uğruna ters düşmüş, büyük fedakârlıklarla ve kahramanca davası uğruna mücadele etmiş tabanı, iki arada bir derede bırakmak, kime-neye hizmet eder?

Devamını Oku

SAVRULMA, İKTİDAR VE MUHALEFET

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Büyük umutlarla iktidara gelen İslamcı muhafazakâr düşünce, 20 yıla yakın bir süre sonunda tükenmişlik sendromuna girmiş görünüyor.

Bu tükenme ve savrulma yalnızca kendilerini değil hem temsil ettikleri kitleleri hem de ülkenin tümünü etkiliyor.

Takip ediyorsunuz, günlerdir sosyal medya akla ziyan iddialarla sarsılıyor ve kaynıyor. Kamuoyunda bilinen pek çok kimse hakkında ortaya atılan iddia, itham ve itiraflar çok ciddi ve derin konuları içeriyor.

Haftalardır her geçen gün; gemi, otel, uyuşturucu, rota, silah, rüşvet, kamu gücü, kişisel çıkar, çökmek, kara para ve istismar gibi uzayıp giden ifadelerin geçtiği cümleler duyuyoruz. İçinde gazeteci, siyasetçi ve mafya geçen cümleler sıradanlaştı.

Tabi ki söylenenlerin doğru olup-olmadığını bilmiyoruz. Buna bağımsız mahkemeler karar verebilir.

Ancak suçlananların iddialara sessiz kalması veya ortaya koyduğu savunmalar kamuoyunu pek tatmin etmiş görünmüyor.

Her Pazar merakla beklenen ve korku filmi serisine dönmüş olan videoların sonu gelmiyor. Değil ki yayınlanan kaset; kasete dair yapılan yorumların yapıldığı programların bile izlenme oranı milyonlarla ifade ediliyor.

Ülkede geleneksel “Pazar sabahı yayınlarını yorumlama sektörü” oluştu. Artık ana akım medyadan daha çok izlenen, aboneleri yüzbinleri hatta milyonları bulan “bir kamera bir tripot” analizcisi youtube yorumcuları var. Ortaya atılan iddialarla ilgili susuldukça ve her geçen gün bazı iddiaların aslı-astarı olduğu ortaya çıktıkça, tümünün doğruluğuna dair kanaatler oluşuyor.

MUHATAPLAR VE MUHALEFET

Bütün bunlar olurken önümüzde izah edilmeyi bekleyen iki durum var. İlki suçlamaların muhataplarının ve destekçilerin tavrı. Tek kelimeyle kafalarını kuma gömmüş durumdalar.

İddiaların gerçek olup-olmadığına yönelik söz söylemek yerine, bunu söyleyenin konumuna ve geçmişine odaklanıyorlar veya insanların oraya bakmasını istiyorlar. Peki bunların ne kadarı doğru sorusunun cevabı yok.

Toplumun bu ithamların yanlış olduğunu anlamasını sağlayacak deliller ve belgeler acilen ortaya konmalı, izahat getirilmelidir.

 Yoksa anketlere de yansıdığı gibi kamuoyu büyük ölçüde bu suçlamaların doğru olduğuna inanma eğilimine girmiş görünüyor. Esasen insanlar sansasyonel olana inanmaya daha yatkındır, nitekim vaki de budur.

İkinci olarak gelelim muhalefet cephesine. Bu konuda işler gerçekten zor. Hükümet tarafından mafya liderinin sözlerinin peşine düşmekle, halk tarafından da cılız kalmakla, seslerini daha yüksek çıkarmamakla suçlanıyorlar.

Aslında olay, hiç de görüldüğü gibi değil. Muhalefet cidden hiçbir şey yapmıyor mu? Kuşkusuz yıllardır, yaşadığımız savrulmayı insanlara anlatmaya çalışıyorlar.

Yolsuzluk, usulsüzlük, hukuksuzluk, liyakatsizlik, ahlaki çöküntü, ekonomik buhran vb. iddialar sürekli gündemdeydi.

Dış politikadaki derin başarısızlık, yanlış tercihler ve tehlikeli oluşumlarla iş tutulduğu, sürdürülen politikanın ülkeye faydasının olmadığı, bölgeye huzur getirmeyeceği eleştirileri yıllarca yapıldı.

Merkez Bankası döviz rezervleriyle ilgili aylarca soruldu, pankartlar asıldı. Ama doyurucu ikna edici açıklama yapmak yerine vinçlerle pankartları indirme çabasına girildi.

750 milyonluk kredinin geri ödenmemesi ile ilgili suçlama daha çok dikkat çekti. Çünkü onu seslendiren, daha etkiliydi bu toplumda.

Muhalefet benzer pek çok iddiayı gündeme getirdi ama kimsenin dikkatini çekmedi. Aksine yalancılıkla itham edildi. Hatta bazılarına iftiradan değil sırrı ifşa etmekten ve makama hakaretten cezalar verildi. Troller ve havuz medyasının bütün köşelerini tutan tetikçilerle bu sesin gür çıkması engellendi. Hakkı söyleyenler, terörle iş birliği yapmakla suçlandı.

Pek çok kurum ve şahısla ilgili usulsüzlüklerin yapıldığına dair delillerle ortaya konan iddialardan kimse rahatsız olmadı. Aksine “bunlar olağan şeyler herkes yapıyor” gibi saçma bir savunmayla geçiştirildi.

Tek problem, muhalefetin racon kesmeyi bilmemesi, ya da mafya kadar kendini özgür ve güvende hissetmemesi miydi acaba?  Bu da kamuoyunun ayıbı olsa gerek…  

Devamını Oku

SALGIN GÖLGESİNDE GEÇEN BİR EĞİTİM DÖNEMİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hani meşhur bir söz var ya deveye sormuşlar “boynun neden eğridir” diye o da “nerem doğru ki” demiş. Bu söz sanki günümüzdeki eğitim sistemimizin özetini yansıtıyor.

Bir türlü rayına oturmayan/oturtulamayan çözümsüzlüklerle dolu sürdürülemeyen bir eğitim-öğretim sistemi.

  Eğitimimiz zaten sorunluydu, salgınla yok olma noktasına geldi. Acı olan da bu durum kimsenin umurunda değil.

Hele de eğitim sezonunun sona erdiği bu dönemde, sınavların nasıl yapılacağı, notlar, öğretmen-öğrenci ilişkisi gibi bütünüyle bir sorunlar yumağı olarak duruyor.

YÜZ YÜZE EĞİTİM SİL BAŞTAN MI?

Normalleşme süreciyle birlikte okullar yeniden açılmış gibi görünüyor. Belli günler okula gidilecek ama bu zamandan sonra ne kadar faydası olacak belli değil.

Üç hafta eğitim var ama bu süreç telafi eğitimi mi? Sil baştan mı? EBA’nın devamı mı? Belli değil. Kaldı ki bugüne kadar ne anlatılabildi o da ayrı bir sorun. Öğrenciye not da verilmeyecek. Yoksa sadece öğretmen-öğrenci tanışması için mi gidiliyor.

Eğitim sistemimiz tepeden tırnağa sorunlu. Yukarıdan aşağı, -yüksek öğretimden liseye, ortaokula, ilkokula- indikçe sorun artıyor. Bir türlü millileşemeyen, değerlerimize tam uyarlanamayan, öğrencileri yarış atı gibi sınavdan sınava koşturan, yabancı kültürlerin müfredatının temel alındığı ve yap-boz tahtasına dönen bir sistemle devam etmekteyiz.

Bir ülkenin geleceğini belirleyen en önemli unsurların başında maddi-manevi eğitim ve adaletin geldiği unutulmamalı. Bir toplumda eğitim oranı düştükçe suç oranı artar. Ekonomik problemler de eğitim ve adaletin zayıflığının bir sonucudur.

Sorunun çözülemeyişi, konunun kimsenin umurunda olmayışından. Yetkililerin kulakları, uyarılara tıkalı. “Biz yaptık oldu” denilerek ciddiye alınmıyor.

AŞI MUAMMASI

Eğitimdeki problemin temeli pandemiyle birlikte gündeme gelen aşı sorunu. “Aşı geldiydi, gelecekti. Alman aşısıydı, Çin aşısıydı, kapanmada bitecek, Haziran’da bitecek” denilerek net, inandırıcı ve doyurucu bir bilgi verilmediğinden muallakta beklendi.

Anlaşıldığı kadarıyla Haziran veya yaz sonuna kadar hızlı aşılama ile üniversitelerin açılacağı söyleniyor, hayırlısı.

Asıl üzerinde düşünülmesi gereken sorun şu; geçen iki yılın telafisi nasıl olacak? Bu konuda kamuoyunu rahatlatacak herhangi bir açıklama, plan veya çözüm önerisi sunulmuyor.

Teorik eğitim verilen yerler hafife alınıyor. Peki mühendislik, tıp, diş hekimliği vb. gibi pratik olan yerlerde ne yapılacak? “Yarım doktor candan…” atasözünün anlamı, bugünlere ışık tutarcasına ne kadar anlamlı ve düşündürücü değil mi?

“Teorik eğitim problem değil, yeter ki pratik eğitim çözülsün” sözünü de doğru bulmuyoruz. Teorik de olsa eğitim bütünüyle, yüz yüze hocadan alınır.

Mesela bir İlahiyat Fakültesi, teorik eğitim gibi görünse de mezunların kaçta kaçı Arapça öğrenip, Kur’an ı Kerim’i düzgün okuyabilir.

OKUL YÜZÜ GÖR(E)MEYEN MEZUNLAR

Daha vahimi de iki yıllık eğitim veren Meslek Yüksek Okullarının durumudur. Yarım yamalak bir dönem, “kayıt yenilemeydi, ders seçimiydi, taşındım, yerleştim, başladım” deyinceye kadar bir dönem geçti.

Sonrasında tamamı da uzaktan eğitimle mezun oldu ki bunlar içerisinde iki yıllık diye süresi baz alınarak küçümsenmeyecek yüksekokullar var.

Mesela, sağlık, bilgisayar ve teknolojiye dayalı eğitim veren okullardan öğrenci neredeyse okul yüzü görmeden mezun oluyor.

Bu dönemde bariz bir şekilde, köy-şehir ve metropol-taşra arası makasın çok açık olduğu görülmüş, dolayısıyla ‘eğitimdeki fırsat eşitsizliği’ ortaya çıkmıştır.

Pek çok öğrenci teknolojiye ulaşamamış ve yaşadığı bölgede internet altyapı sorunu bulunanlar hayli mağdur olmuştur.

KAPALI KAMERALARLA UZAKTAN/HAYALİ EĞİTİM!

Online eğitimde kamerası kapalı öğrencinin kontrol edilmeyen bir sınavla, bir mezuniyeti söz konusu.

Çözüm olarak acilen tüm birimlere yönelik telafi eğitimi verilmelidir.  Bazı bölümlerde genel tespit sınavıyla sınıf dondurma yapılabilir, mağduriyetleri önleyecek çözümlerle kısmi tedbirler alınmalıdır.

Ülke genelinde bu yılki lisans öğrencileri için finaller, üniversiteye giriş sınavına benzer merkezi bir sınavla yapılmalıdır.

Aksi takdirde; eğitimden anlamayan öğretmen, hastalıktan anlamayan doktor, iğne bilmeyen hemşire, Kur’an okuyamayan ilahiyat mezunlarıyla karşı karşıya kalabiliriz.

Devamını Oku

OTEL ODASINDAN GÜNDEMİ BELİRLENEN ÜLKE

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son günlerde yaşanan olayların ve söylenen sözlerin bir özetini yapsak herhalde güzel bir mafya-hükümet ilişkisini konu alan film senaryosu elde edebiliriz. Öncelikle şunu belirtelim ki o alemle ilgimiz olmadığından, anlatılanları ekranlarda gördüğümüz kadar biliyoruz. Tüm millet ekran başına kilitlenmiş resmi tabirle Organize Suç Örgütü (OSÖ) liderinden açıklama bekliyor.

Daha kısa bir zaman öncesine kadar cumhur ittifakı (AK Parti-MHP) ortaklığına, meydanlarda oy toplamak için mitingler yapan, kendisine korumalar tahsis edilen ve birçok üst düzey seçkin zevatla yan yana gelmiş boy boy fotoğrafları olan biri, hükümetin önemli bir bakanına, milletvekiline ve birçok kişiye uzanan bazı ithamlarda bulunuyor. Yeni ifşaatları da nefesler tutulmuş, pür dikkat bekleniyor.

Yurt dışında bulunduğu otel odasında “bir tripot ve kamerayla” çektiği bu videolarda   dillendirdiği akla hayale sığmayacak suçların/suçlamaların, bizzat ülkeyi yönetme konumunda olanlar tarafından işlendiği veya organize edildiğini ifade ediyor.

Videolar milyonlarca kişi tarafından izlendi. Kayıtlarda ismi mezkur, suçlamaların muhatabı bakan, televizyonlara çıkıp sözüm ona kendini aklamaya ve iddiaların birer iftira olduğunu anlatmaya çalıştı. Ancak kamuoyunun yeterince tatmin olduğunu söylemek zor.

  Katıldığı televizyon programında açık ve net konuşmak, iddialara cevap vermek ve ortaya kesin deliller koyup insanları aydınlatmak yerine ne kadar “vatansever olduğunu ve hedefin aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olduğunu ifade eden hamaset dolu sözleri tercih etti.

LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ

Buna karşın sosyal medya mecralarında Venezuela’dan yapılan peynir ithalatı ile ilgili söylemler konuyu daha ilginç bir noktaya taşıdı. Peynir ithali gerçekleştiyse belgelemek gerekir. Şayet böyle bir ticaretin olmaması ise daha çok kafa karıştıracak başka bir durum ortaya çıkarır, zihinlere başka ilişkiler gelir.

 Eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu ile ilgili ithamlar yenilir-yutulur cinsten değil. İddiaların iftira olduğunu söyleyerek, “Venezuela’ya maske ve test kit dağıtımı” için gitmiş olmak… Ne kadar inandırıcı oldu bilmiyoruz. Mesela “Taşımacılıkla uğraştığından gemi, yük vs. işleri için oradaydı” denilseydi biraz daha inandırıcı olmaz mıydı acaba?

Neyse konumuz bunlar değil. Bunların olup-olmadığına dair elimizde belge yoksa kişileri itham edecek değiliz.

Bütün bu yaşananlara dünya alem kayıtsız kalmamışken, sessiz kalan iki taraf dikkat çekiyor.

AKLANMAK İÇİN İSTİFA

Birincisi; ülkenin adil mahkemelerinin bağımsız savcılarının görevini icra etmesi. Sosyal medyadaki komik görüntülere bile anında soruşturma açılırken bu kadar sarsıcı durumda hiç kimse neler oluyor diye sormuyor? Şu sorulabilir: Bir mafya liderinin sözlerine bakıp dava mı açılır? Öyleyse ilgili Sayın Bakan neden televizyonlarda bu ithamlara uzun uzun cevap verme gereği duydu?

  Adli mercilerin zaman, mekan ve şahıs belirtilerek itham edilen kişileri ifadeye çağırması gerekmez miydi?

Ayrıca başta Sayın Bakan olmak üzere görevde olan kişilerin soruşturmaların sağlıklı yürütülmesi için istifası veya görevden el çektirilmesi gerekmez miydi? 

Basit bir yazılı açıklamayla bile iddiaların yalan olduğu söylenip deliller paylaşılabilirdi. Ülke rahatlar, şahıslar aklanır, kamu vicdanı tatmin olurdu.  

GECİKEN AÇIKLAMA!

İkincisi; ülkenin en tepesindeki Sayın Cumhurbaşkanlığı makamının uzunca süren sessizliğin ardından Sayın Bahçeli ve Perinçek’ten sonra son grup toplantısında konuşması düşündürücüdür. Sahip çıktığını söylese de “tüm iddialar araştırılacaktır” demesi işin bitmediğini gösteriyor.

İtham edilen kişilerin kendilerini savunmadığı bir dönemde acaba bilmediğimiz altta alta bir süreç mi işletiliyor? Daha yakın zamanda ortada bugünkü kadar net iddia ve ithamlar olmadığı halde; başbakanların, bakanların ve belediye başkanlarının görevden alındığı veya istifaya zorlandığını düşününce ortada ciddi bir rahatsızlığın olduğunu söyleyebiliriz.

Özetle, hamaset dolu tehditler ve açıklamalarla kimsenin tatmin olmayacağı bilinmeli. “Hedef ben değilim, devlet!” ifadeleri şahısla devletin varlığını eşitlemek anlamına gelir ki bu da kabul edilemez.

Ortada birtakım suçlamalar var; suçluysanız çekilin. Masumsanız iddiaların iftira olduğunu belgeleriyle ispatlayıp kamuoyunu rahatlatın. Yoksa mafyanın otel odasından gündemi belirlediği bir ortamda ülkenin çalkalanmasından kimse memnun olmaz.

Devamını Oku

PANDEMİ VE EKONOMİK PAKETLER

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İçinde bulunduğumuz bu günler geçtikten sonra sağlık kadar, ekonomik krizin getirdiği yıkımlarla baş başa kalacağımız muhakkak. Ülkemizin tüm kesimlerinde mağduriyetler yaşanıyor. Özellikle alt gelir grubu ve ücretli kesimin durumu daha da vahim. Bunun doğal bir sonucu olarak intihar vakalarının sık sık gündeme geldiğine şahit oluyoruz.

Krizden esas etkilenen kesim; kapanan atölyelerdeki işçiler, küçük esnaf, günübirlik kazanan pazarcı, inşaatta çalışan amele, AVM’lerde çalışan tezgâhtarlar, lokantalardaki garsonlar, otel temizlikçileri ve kapatılan hizmet sektörüne ait işyerlerindeki birçok çalışandır. İşsizler ordusundan söz etmiyoruz bile.

 Tam kapanmalardan etkilenen esnafın hükümetten beklentisi; kapanmanın tekrar olmaması, hibe desteği, faizsiz borç ertelemesi ve SGK borçlarına yönelik kolaylıklar gibi birtakım tedbirler almasıdır.

Maskaralığın ve aşağılanmanın dikâlâsıyla yurtdışından gelecek turistlere “vatandaşlarımız ve turizm alanında çalışan personelimiz aşılıdır” imajı verilmeye çalışılıyor. Özel maske tasarımlarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı reklamlar yapıyor. Her ne kadar tepkiler üzerine geri adım atsa da

DESTEKLER YETERSİZ

Ekonomik krize yönelik açıklanan son destek beklentileri karşılamasa da normalleşmeye katkısı olacağı da muhakkaktır.

Açıklanan yardım ve destek paketleri kimseye güven vermiyor. Çünkü şeffaflık, dürüstlük, tarafsızlık ve güvenirlilik; günümüz idarecilerinin en büyük problemi maalesef.

Elektrik, su, telefon, doğalgaz faturalarına, temel gıda maddelerine yönelik herhangi bir yardım olmadı ve neredeyse tüm sektörlerde fiyat artışları meydana geldi. Bu dönemde döviz ve altındaki yükselmeler de devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı hububat alım fiyatları makul görünse de kuraklıkla birlikte, girdi maliyetlerinin yüksek olması dolayısıyla çiftçi için en büyük sorun rekolte kaybının olması ve fiyatlardaki artışın devam etmesi hububattaki destek sorunlara yetersiz kalmıştır.

Yapılan destek gruplarında pek çok kesim yararlanamamaktadır.

Bu nedenle emeklilere, vatandaşlara, esnaf ve sanatkârlarımıza daha fazla sahiplenip, destek verilmesi gerekiyor.

Yılan hikayesine dönen; bir başka mağduriyetin yaşandığı sektör “eğitim”. Eğitime ara verildi, tekrar başlandı ve tekrar ara verildi ama okullara yardım yapılmadı. Öğrenci servis hizmetleri durdu.  “Nasılsa telafi edilir” deniliyor.

  Alt gelir grubu ise yine ezilmeye mahkûm bırakıldı. Acilen paketin gözden geçirilmesi ve ezilen kitlelerin hesaba katılması gerekiyor. Aksi halde bu kriz sonunda ülkemizi büyük bir sosyal facia bekliyor, acilen tedbir alınmalı.

Pandemiyle evlerin içi dert ve tasa dolu, geçim sıkıntısı en büyük problem. İşini kaybeden insana, “aç kal, ama yeter ki evde kal” denmeyeceği bilinmeli. Bu noktada yeni tedbir paketleri genişletilerek ülkedeki tüm aileleri kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmalıdır. Kepenk kapatan esnafın, işsiz kalan insanların ve geniş halk kitlelerinin yarasına merhem olunmalıdır.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.