DOLAR 15,8769 0.2%
EURO 16,8435 -0.21%
ALTIN 945,160,54
BITCOIN 466970-3,52%
Hatay
15°

AÇIK

12:37

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

İlker Bebe

İlker Bebe

04 Şubat 2022 Cuma

HANGİ ÜNİVERSİTELER, NİYE OKUNMALI?

0

BEĞENDİM

ABONE OL


Ülkemizde 90’lı yıllara kadar sınırlı sayıda üniversite bulunuyordu. Ancak üniversitelerin ve üniversiteli olmanın ayrıcalıkları vardı. Giriş sınavını kazanabilmek üzerine kuruluydu tüm hayaller. Üniversitelerin kapısından girmek büyük başarıydı. Ancak üniversite mezunlarının, iş bulma yüzdesi oldukça yüksekti. Üniversiteli işsizler ordulaşmamıştı henüz.
İlerleyen zamanlarda, üniversite sayısı ‘özellikle bazı yıllarda’ çok süratli biçimde artış gösterdi. 1992-2007 ve 2018 bu yılların öncüleri durumunda. Tabi yeni açılan üniversite fazlalığı bakımından “1992” lider yıl olarak başı çekmekte. Aslında izlenen hükümet politikaları da üniversitelerin mantar gibi artmasını sağladı bir nevi.
Üniversitelerin sayıları arttırılırken, nitelikleri azaldı. Sayı ile nitelik arasında ters bir orantı oluştu. Üniversite sayısının artırımı konusunda, acele edilince; alt yapı tamamlanamayıp, yeterli sayıda nitelikli eleman da yetiştirilemedi. Vasıflı öğretim görevlileri, belli başlı üniversitelerde yığıldılar. Bu sebeple yeni açılan üniversitelerin birçoğu, eğitim öğretim yönünden çok gerilerde kaldılar ve işsizler ordusuna yeni bireyler kazandırdılar. Verilere göre, Türkiye’ de her bin kişiden 95’i üniversiteli oldu. Yani o yıl, 82 milyon 3 bin nüfus sayımıza karşın, 7 milyon 775 bin üniversiteli öğrencimiz vardı. (EUROSTAT;2019)
Üniversitelerimizin kalite seviyeleri daha iyi durumdayken, öğrenci akademik yeterlilikleri de üst düzeydi. Şimdilerde ise birçok yeni mezun başarısız kariyerini sürdürmekte. Öğrencilerin liyakat konusundaki yetersizlikleri bu durumu perçinlemekte. Bu yeni mezunların bazıları, “Yeterince gelişmemiş” bakış açılarıyla üniversitelerin asıl amacını kavrayamamış gibiler. Üniversiteyi bir eğlence yeri gibi görmekteler. Üstelik bu gençler; üniversiteyi kişisel ve toplumsal ilerleme yeri olarak değil etiket kazanma yeri olarak da algılamaktalar. Üniversite okumayanların cahil kalacağı yönünde bir görüş hâkim toplumumuzda. Halbuki ülkemizde, üniversite bitirmeyip çok iyi yerlerde olanların önemi unutulmamalı.
Enteresan bir durum da öğretim görevlileri hususunda göze çarpmakta. Bazı üniversitelerin görevlendirdiği eğitmenler, vizyon ve yetenek konularında oldukça yetersizler. Belki de onların bilgi birikimlerinde ya da düşünme tarzlarında yanlışları var. Bu durum, üniversite sayısının hızlı ve orantısız bir artış göstermesinin sonuçlarından birisi olmalı.
Bazı devlet üniversitelerimizde ise her şey kalite üzerine yoğunlaşmış olup; sistemleri düzgün işlemekte. Söz konusu üniversiteler, küresel bir yarışın içinde. Bunların öğretim elemanları ve öğrencileri, elit bir grubu oluşturmakta. Bunlar, ülkemizin eğitim ve öğretim lokomotifleri.
Paralı vakıf üniversitelerinin kalite konusu da ayrıca önemli. Gerçekten bu üniversitelerin seçkin olanları eğitim ve öğretimde üst düzey. Zaten uluslararası değerlendirmelerdeki performansları bunun göstergesi. Ancak bazı paralı üniversiteler de sanki birer ticari kuruluş görüntüsü çizmekte. Eğitim ve öğretim amaçlarından çok maddiyat eksenliler bunlar. Bu tip üniversitelerin de işsiz ordusunun artmasındaki payı oldukça belirgin. Bu arada 2021’de, sadece Koç Üniversitesi; dünyada ilk 500 üniversite arasında yer bulabilmiş kendine. (QS 2021).
Özetle, yeni kurulan üniversitelerin önemli bir kısmında açıkça “kalite düşüklüğü” var. Yeni mezunların birçoğu için üniversiteye girmek kolay, iş bulabilmek ise oldukça zor. Artık üniversitelerin bir kısmı saygınlıklarını yitirmekteler. İnsanlar, sadece gösteriş için lisans mezunu olmaya çalışabilmekteler. Bazı üniversitelerin yetersiz müfredatları da bu olumsuzluğun zeminini hazırlamakta. İlaveten, önceden kurulmuş ama vizyonu yetersiz üniversitelerimiz de mevcut.
Peki bu kaostan sıyrılmanın yolları bulunamaz mı? Donanımlı eğitmen sayısının arttırılması; öğrencilerin bilgi ve uygulama konusunda doğru yönlendirilmesi; “başarılı öğrencilere tanınan imkanların ve uluslararası başarıları alanındaki teşviklerinin” arttırılması şeklinde önlemler almak olumlu etkiler oluşturacaktır. Fazla sayıdaki bölümlerin sınırlandırılıp, mezun sayısının azaltılması da niteliği olumlu etkileyecek. Unutmadan, ‘üniversite denetimlerinin yeterliliği’ de tartışılır maalesef!

Devamını Oku

PİRİNÇ MİSİN? BEYAZ TAŞ MI?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vatansever bir büyüğümüz, yaklaşık bir asır önce, şu tespitte bulunmuş:” Hava öyle puslu ki, şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor.” Bu tespit o günler için söylenmiş. Ancak Türk asker ve siyasetçisi Kazım Karabekir’in bu gözlemi, daha çarpıcı bir hal almış günümüzde. 

   Bu söz geçerliliğini, arttırarak koruyor. O kadar ki insanları “dini inançları yönünden” tam tanımak, halen mümkün değil. Acaba insanları “dini inanç açısından” tanımak neden daha çok zorlaştı?

   Müslümanlığın bu önemli sorununa değinmek için söylenmiş olmasa da bir Japon atasözü, Kazım Karabekir’ in saptamasını destekliyor nitelikte; “Pirincin içindeki siyah taştan korkma, beyaz olandan kork.”

   Vatanımızda, inancını belli eden insanların, önemli bir sorun teşkil etmeyeceği belli. Çünkü onların düşünce ve uygulamaları zaten aşikâr. Kanımca her farklı inanış için de bu durum geçerli. Zıt inanç mensubu olanlar bile “açık sözlülük” özelliklerinden dolayı sevilip ve sayılmıştır her daim. Bulundukları kültürlere rahatça uyum sağlamışlar, tehlikeli görülmemişlerdir.

  Bizim Müslüman toplumlarında ateist olmak, iyi bir şey olarak değerlendirilmeyebilir. Bu normal; lakin bir ateistin, dinsizliğini söyleyebilmesi bile büyük bir cesaret ve netlik örneği bence. Geçmişte böyle birini tanımışlığım var ve o insanın bana pirincin içindeki siyah taş olduğunu korkmadan söylemesi hayranlık uyandırıcı. Zıt görüşünü çok muhafazakâr bir yerde anlatabilmesi cesurca; üstelik bizim gibi gelenekçi bir toplumun bireyi olmasına rağmen.

   Belki taşların gri renkte olması da kabul edilebilir çünkü seçilmesi nispeten kolay. Oysa içimizdeki beyaz taşların ayıklanması çok zor. Bunların verebileceği zararlar ise ancak; savaş, kaos ortamı ve kriz gibi olağanüstü durumlarda anlaşılacaktır. Yakın zamanımızda bu tip örneklere çok rastladık. Güçlü bir milletiz ama beyaz taş tipi insanları ayıklamak için, kenetlenmemiz ve sağlam bir duruş sergilememiz gerektiği kanaatindeyim. İnançlarımız ile aklımızı birleştirdiğimizde çok daha güçlü bir duruş sergilememiz mümkün. Ancak o takdirde, onların zararlarından korunabiliriz. Tabi özellikle zor günlerimizde.

   Günümüzde, Müslümanlık gerek halkımız gerekse başka ülke halkları tarafından moda gibi de algılanabilmekte. Bu tip bakış açısının sapkın tarafları düşündürücü. Şöyle ki, içinde iman barındırmayan birçok kimse, İslamiyet’i benimsemiş görünmekte. Kendilerini “güçlü” nün yanındaymış gibi gösteriyorlar. Güçlü tarafın “Müslüman toplum” olduğunu düşündüklerinden kaynaklanmakta bu çok yüzlülükleri. Maalesef bu da İslamiyet’in gücünün artmasının olumsuz bir özelliği aslında.

   Oysa Müslümanlık en başta bir itikat meselesi. Önce inanmak, öğrenmek ve sonuçta gerçekleştirmek gerekiyor İslamiyet’i.

   Eskiden eğlence toplantılarından çıkmayan, her türlü çılgınlığı yapabilen, insan toplulukları vardı. Belki de çılgınlıkları övünç kaynağıydı onların. Oysa şimdi, bunların birçoğu kayıp gibiler. Burada esas mevzuu ise onların içimizde yaşamayı sürdürmesi. Peki, bunlar pirincin içindeki beyaz taşlar olabilirler mi? Mutlaka bazıları gerçekten inanç sahibi olmuşlardır. Bir kısmını da pirincin içindeki siyah taşlar olarak niteleyebiliriz. Ama kalanlar, beyaz taşların içindeki yerlerini güçlenerek korumaktalar. Dikkat edilmesi gereken kesimlerden biri de bunlar.

   “Şeytanla her savaşa korkusuzca varım… İnsan şeytanlaşırsa o zaman korkarım…” Hz. Mevlâna

Devamını Oku

ÇIKMAZ ‘İŞSİZLİK’ SOKAĞI!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülkemizde bir ‘işsizlik’ hikayesidir sürüp gidiyor. Bu hikâyenin başrollerinde, işsiz-işveren-toplum ve yönetim bulunmakta. İşsizlerin bir kısmı çalışabileceği işi gerçekten bulamamakta. Bu insanların geliri açlık sınırının çok altında. İşsizliğin ana unsurunun onlar olduğu aşikâr. İşsizlik probleminin çözümü, onlardan başlamalı. Çözüm arayışı, daha çok onlara yönelmeli.

Tüm dünya işsizlikten yakınmakta. Ancak biz; dünya sıralamasında, kritik eşiği geçemeyen yerimizi hep korumuşuz. 2021 in üçüncü çeyreğinde, 3 milyon 842 bin işsiz barındırmışız. Bu verilere göre, nüfusumuzun %11,7 si işsiz; bunun %31,7 gibi yüksek orandaki kısmı ise 12 aydan fazla süredir iş bulamamış bir kesim. (TUİK)

Ev hanımları ve 15-18 yaş arası çalışmayanlar da dahil edilmekte işsizlik rakamlarına. Küçük sayılabilecek 15,16,17 yaşlarının öğrencilik yaşı olduğu ve ev hanımlarının da çalışmayabileceği unutulmamalı. İstatistiklerde, rakamların net çıkmamasına sebep olan bu gibi başka faktörler de mevcut. Örneğin baba parası yiyip, iş beğenmeyenler de işsizlik ordusuna dahil.

Ülkemizde ‘masa başı işi’ deyimi var. Bu söylem, memurluk ve benzeri meslekler için kullanılan bir deyim. Bu söz bile, insanımızın “iş ayrımı yapması” ve “işe bakış açısı” konularında aydınlatır bizleri. Belirtilen “işsiz kesim”, her zaman rahat ve yüksek gelirli işler ister. Oysaki yeterli değildir o konularda.

İnsanımız, çalışabileceği her işe sıcak bakmamakta. Kolaylıkla bulabileceği ama ‘zorlanacağını düşündüğü’ ve ‘çok saygın bulmadığı’ işleri hemen elemekte. Aslında bunun özünde, “O işte çalışırsam, eşe dosta ne derim?” psikolojisi de yatmakta. Böyle insanlar, girecekleri işleri özellikle kendilerini iyi hissedecekleri şekilde seçmekte. Bu durum, büyük şehirlerde kısmen aşılabilmekte.

Bazıları da sevdikleri işi hevesle oluşturmakta; ancak bu işlerde, yetersizliklerinden dolayı başarısız olmaktalar. İş potansiyeli sınırlı olan bu sektörlerde yeterli çalışma yapamamaktalar. Sadece bilgili ve yetenekli olanlar ilerleyebilmekte bu alanlarda.

Belki, Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası konuyu aydınlatabilir bizlere;

Gece, Hoca’nın eşeği çalınır. Gariban, önüne gelene eşeğini anlatır… Kim üzülür Hoca’nın eşeğine? Her kişiden bir ses:

-Hoca, kapıyı kilitlememişsindir!

-Hoca, niye derin uyudun!

……….

Hoca dayanamaz:

-Bre! O itten mi yanasınız, benden mi? “Hırsızın hiç mi suçu yok?”

Birçok gencimiz, erken yaşta iş sahibi olmayı istememekte. Belki de birçok fırsatı kaçırmakta böylelikle. Sadece diploma için, üniversite okumayı tercih etmekte onlar. Maddi yetersizliklerine rağmen, “diploma sahibi olma modası” hâlâ revaçta o gençler için! Oysa üniversite mezunlarına ihtiyaç olduğu kadar, öteki iş sahalarında da nitelikli elemanlar gerekli.

“Engel sahibi” bireylerin, iş ihtiyacı bazen bizlerden çok daha fazla. Bu özellikteki bireylere sağladığımız imkanlar, bizim gelişmişlik düzeyimizin aynası. Onlara, gelişmiş ülkelerde çok daha fazla imkân tanınmakta. Nihayet, ülkemizde onlara karşı bir farkındalık oluşması sevindirici.

Yatırımlar, çok isabetli yapılamamakta zaman zaman. Üniversitelerin ve meslek liselerinin eğitim planlamaları, istihdamın artmasına yeterli katkıyı sağlayamamakta. Ülkemizde, bazı mesleklere (iş imkânı az meslekler) yönelik eleman yetiştiren okullar ve bölümleri oldukça fazla sayıda. Bunlar; öğrencilerine “iyi bir gelecek” vaadinde bulunamamakta hiçbir zaman. Makine-bilgisayar çağında bile, “makine tasarımı” ve “bilgisayar teknolojisi” alanlarındaki çok sayıda diploma sahibi boşta gezmekte.

Ülkemizde, yeterli oranda kaliteli girişimci de yetişmemekte. Cesaret edip, ticarete atılanların bir kısmı ise iflas etmekte. Bu yüzden, ticaret zor tercih edilmekte; belki de haklı sebeplerle.

Evet; işsizlik büyük ve toplumsal bir sorun, ama bahis konusu insanımız da zaman zaman işsiz kalmak için elinden geleni yapıp, fırsatları elinin tersiyle itiyor. Onlara Nasrettin Hoca misali, şu soruyu sormak mümkün; “Hırsızın hiç mi suçu yok?

Tabi anlaşılırsa!…

Devamını Oku

ESNAFIMIZIN ERİMESİNDEN KİM SORUMLU?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

   Son peygamber, maddiyatın Müslümanlar için fitne kaynağı olacağını 14 asır kadar önce haber vermiş. Bizler bu girdabın içine ne kadar düşmekteyiz? Bu da hepimizin bilip, rahatsız olduğu ve çözemediği bir karmaşa. Bu yüzden alışveriş konusunda çok dikkatli olunmalı, bu fitneye düşmemeli. “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldır.” (Tırmızi, Zühd 19)

   Küçük esnafımızın iyi yönleri var; esnaftan alışverişin, kendine has sıcak bir havası mevcut. İnsanlar, tanıdıkları dürüst esnafı tercih etmekte alışveriş için. Bazılarında veresiye usulü ve defter tutma işlevi devam etmekte. Esnaftan alışverişin, bu gibi başka avantajları da bulunmakta.

   Bazı esnaflarımız, “Müşteri velinimettir” ilkesine uymamaktalar. Galiba insanları, “aldatabilecekleri müşteriler” ve “normal müşteriler” gibi sınıflara ayırmaktalar; tabi kendi akıllarınca. Bu tip esnaflar o yörenin yabancısı olan veya yumuşak yüzlü, deyim yerindeyse gözüne kestirdikleri müşterileri aldatma peşindeler. Bu arada, sadece günü kurtardıklarının ve müşterilerini kaçırdıklarının farkında değiller; ya da umursamıyorlar bu durumu.

   Bir de “tok satıcı” ve “yüzü sirke satan” diye adlandırılan esnaf çeşitleri var. Bu esnaflar da müşteriyi iten esnaf tiplerinden. Bunlar da günümüzde unutulmaya yüz tutmuşlardan. Tabi çoğunlukla kendi olumsuz davranışları sonucu gerçekleşen bir “unutuluş” bu.

   Eski İşhanlarının yerini, devasa AVM’ler almış günümüzde. AVM‘lerde, farklı sektörlerden çok sayıda mağaza mevcut. AVM’ler modern görünümleri ile insanları cezbetmekte.  Bu kuruluşlar, tek fiyat uygulamakta ve pazarlığa girmemekteler; üstelik herkese karşı (Evet, pazarlık belki sünnet ama art niyet taşımadıkça!!!). İnsanlar, buralarda fahiş fiyat ödemeyi “kazık yemek” olarak değerlendirmemekte. Çünkü ürünlerde yüksek veya alçak fiyatlandırma süreci, herkes için aynı işlemekte. Kimse, enayi durumuna düşüp, kendisini kötü hissetmek istememekte. Üstelik AVM’ler kaliteli ürünlerin belirgin adresi olarak görülmekte.

   Bu profesyonel ortamlarda, mağaza sahipleri ve çalışanlar çok dikkatli davranmak zorunda olduklarının bilincinde. Bu merkezlerin hata yapma ihtimali oldukça düşük; çünkü kurumsallar ve denetlenmekteler. AVM’ler, diğer esnaflara göre daha adil işleyişe sahip görünüyor. Herkese aynı tutum!.. Küçük esnaf ta zaman zaman bu devasa işletmelerin cazibesine kapılıp alışverişe gitmekte oralara. Günümüzde AVM’ler müşteri ayrımı yapmadığından, oralardan alışveriş yapmak daha mantıklı gözüküyor çoğumuza. AVM’ler aynı zamanda birer yaşam merkezi işlevini de yerine getiriyor. Çünkü, insanlar burada eğlenceli vakit geçiriyor, türlü türlü etkinliklere katılıyor ve her türlü ihtiyaçlarını giderebiliyorlar.

   Küçük esnaf ve AVM’lerin avantajları birbirlerinden farklı. Ancak profesyonelleşememiş bazı küçük esnaflar her anlamda çok gerideler. AVM’ leri üstün kılan asıl önemli özellik, bu alandaki ustalaşmaları gibi görünüyor. Tabi AVM’lerin ustalıkları ara ara ticaret hilelerine de yansıtılmakta! İnsanlarımız bunu hissedememekteler bile. Ancak yine de artı yönleri ağır basmakta bu yapıların.

  Aslında esnafımızın değerini kaybetmesinin veya yok olmasının, çok sayıda olumsuz etkisi var bizlere; öncelikle ticaretimiz çok renkliliğini kaybetmekte bu süreçte. Özellikle bu sağlıksız işleyişten sorumlu olan bir kısım esnafımız; telafi için kendisini mercek altına almalı, hatalarını birer birer sorgulamalı. Onlar, müşteriye göre mal kalitesi ve fiyat belirleme huyundan vaz geçmeli. Aksi taktirde, günümüz ekonomi çarkının içinde kaybolup gideceğini hesaplamalı. Belki de onların gelecekteki ilkeli davranışları, önyargıların yıkılmasına sebep olacak; kendileri de önlerini daha rahat görebilecekler. Tıpkı sınırlı sayıdaki dürüst ve vizyon sahibi esnafımızda da olduğu gibi… “İnsanların güvenini kaybetmektense, para kaybetmeyi tercih ederim.”  Robert BOSCH.

Devamını Oku

DİNDE ZORLAMA OLMAMALI!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dinimiz kibir değil hoşgörü ve merhamet dini. Şeytanı bile Allah’ın huzurundan kovduran kibir, neden insanların arasına nifak tohumu serpmesin ki? Bu duygu insana, yüksekte olduğu hissiyatını aşılamakta hemen ardından alaşağı etmekte. 

İnsanlar, farklı görüşlere sahip olanlara da saygı duymalı. Kendi inancının üstünlüğü nedeni ile kibirlenmemeli. Bunun için hoşgörü çok önemli. Onlarca inancı barındıran ülkemizde, inanç farklılığı nedeniyle; birbirimize saygımızı kaybetmemiz demek, ülkemizin altına fitili ateşlenmiş dinamit koymak ile eşdeğerdir bence. İnançlarda birbirine saygısızlık, kutuplaşmayı getirir ki; bu da bölünmüş ya da yok olmuş bir millet demektir. Bu konuda Libya, Mısır, Irak ve Suriye örnekleri çarpıcıdır.

Farklı görüşte olanların, anlaşabilmelerinin püf noktası, her konuda muhabbet edebilmeleri ancak inanç gibi hassas bir konuya değinmemeleri ya da o konuda birbirlerine saygılı davranmalıdır. İman konusu hariç tartışılabilecek, yeteri kadar konu mevcuttur. Zıt görüşlere sahip olsalar bile, iki kesim de insani konular yönünden, ortak paydada buluşabilirler. Belki de birbirlerine daha çok hümanist yaklaşımda bulunmayı denemeliler. Mevlana’nın ‘insanlık dersi’ kokan bir görüşü de bunu destekler; “Gel, ne olursan ol yine gel” 

Her kesimde; görüşlerinde ılıman olan, olgun kimseler mevcuttur. Ancak maalesef görüş ayrılıklarında kontrolünü kaybedecek kadar olgunlaşamamış kişiler de var. Bunlar birbirlerinin fikirlerini çürütmek için, karşı tarafa düşmanca davranabilmekte. Oysa güzel dinimiz bir ayette, “Dinde zorlama yoktur” buyurmuyor mu? Tabi bu durum tek taraflı olmamalı. Diğer inançlara sahip kimseler de buna riayet etmeli.

İnsanlar, bazen aşamadıkları egoları yüzünden, aynı görüşe sahip insanları bile ezmeye çalışabiliyor. Bu durum da din kardeşinin, kendi dinini bile sorgulamasına sebep olabiliyor.

Herkesin kendine özgü, mükemmel olarak nitelediği bir inancı ya da inanma şekli mevcut. Kimisi kendini ateistlikle özdeşleştiriyor, kimisi de hak dinlerle vs., vs.  Ben Allah’ına ve peygamberine bağlı, ancak bunu gösterişe çevirmekten sakınan nice insanlara rastladım. Onların davranışları bizlere örnek olabilir. Bir önemli husus da şu: “Herkesin inancı kendine göre doğrudur”. Empati kurmak, başka inançları da doğru olarak algılamamızı sağlayacaktır. Acaba bir Budist olarak doğsak, hayat felsefemiz nasıl olacaktı? Veya bir Hristiyan!

Nitekim Fatih Sultan Mehmet:

“İnsanlara; Dinin ne?  Namaz kılıyor musun?  Oruç tutuyor musun? gibi, Allah’ın  soracağı sorular sormayacaksınız!  İnsanlara, aç mısın?  Ne ihtiyacın var?  Bir sorunun var mı? gibi, kulun kula soracağı sorular soracaksınız” diyerek, bu gibi tartışmalara son noktayı koymuştur.

İslam dininde, Allah katında, kademe kademe inanmışlık vardır. Eğer daha bilgili kesim, egosu ile diğer kesimleri ezmeye kalkarsa; bu durum onların eksik karakter yapısının göstergesidir. Kanaatimce böyle davranışlar, İslamiyet’te olduğu gibi her inançta da kibre girer. Unutulmamalıdır ki, şeytan da ileri derecede ilim sahibi olmasına rağmen, kibri yüzünden lanetlenmiştir. Hiçbir inanç (üstünlüğünden şüphe etmediğimiz öz dinimiz bile), kibirlenme sebebi olmamalıdır. Dinimizi anlatmada yaklaşım tarzı çok önemlidir. İslam dinini merak edenler veya dini mertebelerini ilerletmek isteyenler bulunmakta. Ancak, olumsuz dini yaklaşımlar yüzünden, İslamiyet’ten soğumaktadırlar onlar. Olumsuz etkiyi oluşturan kimselerin, bu vebalin altından kolay kalkabileceğini düşünmüyorum.

İbadetlerini eksiksiz yapan ancak iç dünya olarak (temiz düşünce, samimiyet, dürüstlük, Allah’a teslimiyet vb.) konularda eksiği haddinden fazla olan ve dindar sayılan milyonlarca insan bulunmakta. “Bunların ibadetleri ne derece makbul olmakta?” Bu da çok bilinmeyenli bir denklem gibi görünmekte. Unutmamalı ki “Allah her şeyi bilendir”, içimiz de dahil olmak üzere.

Birbirimizin inancını sorgulamak konusunda haddimizi aşmamalıyız. Bu konuda yardım isteyenlere veya ihtiyaç duyanlara İslamiyet’ten soğutmayacak oranda yardım etmeliyiz.

Bana inancımın gereğini uygun bir dille öğretene saygılıyım ve dinlerim. Ancak eksiklerimi yıkıcı cümlelerle anlatana da saygı duymuyorum ve karşıyım. Her nedense marjinal kişilerin, İslamiyet’i kötü tanıtacak izlenimlerle, Müslümanlığın ilerlemesini6 engellediklerini düşünmekteyim.

Müslüman olduktan sonra Cat Stevens, Yusuf İslam adını almış ve;

“Eğer İslam’ı Kuran’dan değil de Müslümanlardan öğrenseydim, eğer Kuran’dan önce Müslümanları tanısaydım asla Müslüman olmazdım” demiş. Onun bu sözü, dinimiz ile ilgili konularda, dikkatsiz davranışlarımızın çokluğuna işaret etmekte. Bu söz üzerine dinimizi uygulama konusunda, eksiklerimizin farkına da “fazlası ile” varmalıyız.

İnancımızın verdiği güç ile, gemileri karadan yürütebiliyor, dünyaya söz geçirebiliyoruz. Ancak dini bir kaos ortamının parçalanmamıza hızlıca sebep olabileceği unutulmamalı. Her zaman dediğim gibi; en güçlü yanımız dinimiz, en zayıf yanımız da dinimiz! Güzel İslamiyet’imizin hangi yanını yaşamamız gerektiğini dikkatlice düşünmeliyiz.

Saygıdeğer dinimize bir de farklı taraftan, anlattığım hususlar yönünden, yaklaşılması gerektiği kanaatindeyim.  Çünkü dar bakış açımızın, genişletilmeye oldukça ihtiyacı var.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.