Deprem günü ilkokul sıralarına başlayan bir çocuk, bugün ortaokula adım atmaya hazırlanırken yaşamının neredeyse yarısını konteyner kentlerde geçirmiş durumda. Uzmanlar, yıllardır dar yaşam alanlarında büyüyen çocukların sosyal gelişimi, aidiyet duygusu ve psikolojik dayanıklılığı konusunda dikkat çekiyor.
Asrın felaketi olarak nitelendirilen depremlerin ardından kurulan konteyner kentler, binlerce aile için geçici barınma alanı oldu. Ancak aradan geçen yıllara rağmen birçok çocuk için konteynerler hâlâ hayatın merkezi olmaya devam ediyor.
Beton zeminler, dar koridorlar ve sınırlı oyun alanları arasında büyüyen çocuklar; geniş mahalle kültüründen, sokak oyunlarından ve özgür hareket alanlarından uzak bir çocukluk geçiriyor. Konteyner araları, bu çocukların oyun parklarının yerini alırken, geçici yaşam alanları zamanla kalıcı bir çocukluk mekânına dönüşüyor.
Deprem sonrası doğan ya da depremle birlikte çocukluğu değişen bu nesil, kendi yaşıtlarından farklı deneyimlerle büyüyor. Mahalle kavramını yeterince yaşayamayan, komşuluk ilişkilerini konteyner sıraları arasında kuran çocuklar; sosyal çevrelerini de bu sınırlı alanlar içerisinde oluşturuyor.
Uzmanlara göre uzun süreli geçici yaşam koşulları; çocuklarda aidiyet duygusunun gelişimi, güven hissi, sosyal ilişkiler ve gelecek algısı üzerinde etkili olabiliyor. Çocukların yalnızca fiziksel ihtiyaçlarının değil, oyun, eğitim, sosyalleşme ve psikolojik destek ihtiyaçlarının da karşılanması gerektiği belirtiliyor.
Depremin üzerinden yıllar geçmesine rağmen konteyner kentlerde büyüyen çocuklar, yeni bir kuşağın hikâyesini yazıyor. Onlar, çocukluk anılarını apartman bahçelerinde ya da sokak oyunlarında değil; konteynerlerin arasındaki dar alanlarda biriktiriyor.
“Konteyner Kuşağı”, yalnızca bir barınma sorununu değil; bir neslin değişen çocukluk deneyimini, kaybolan mahalle kültürünü ve deprem sonrası oluşan yeni sosyal gerçekliği anlatıyor.


