Üniversiteyi Kıbrıs’ta okudum. O yıllarda ilk kez yalnız yaşamaya başlamıştım.
Evimin bulunduğu sokak, Kıbrıslı insanların yaşadığı sakin ve güzel bir sokaktı. Her sabah üniversiteye gitmek için evimin bahçe kapısından çıktığımda, karşıdaki ev dikkatimi çekiyordu.
Beyaz panjurları vardı.
Bahçesi ise bambaşka güzellikteydi. Ağaçlar, çiçekler ve birbirinden farklı kaktüslerle doluydu. Her sabah geçerken gözüm ister istemez o bahçeye kayıyordu. İçimde, “Bu bahçenin sahibi kim acaba?” diye bir merak oluşmuştu.
Derken bir gün bahçenin sahibiyle tanıştım.
Geçerken kendisine “Günaydın teyzeciğim ” dedim. O da bana gülümseyerek karşılık verdi. Bahçesinin ne kadar güzel olduğunu, her sabah geçerken dikkatimi çektiğini ve özellikle bitkilerini çok beğendiğimi söyledim.
Bana öyle içten bir şekilde,
“Kızım, seni en yakın zamanda gavecik içmeye beklerim.” dedi.
Kıbrıs’ta kahve,sadece içilen bir kahve değildir; biraz sohbet, biraz dostluk, biraz da gönül kapısıdır. O daveti öyle güzel, öyle samimi yaptı ki fazla beklemedim.
Hemen ertesi sabah, derse gitmeden önce Şerife teyzeye gavecik içmeye gittim.
Beni öyle güzel karşıladı ki…
“Sana hangi gavecikten yapayım istersin, Leylacığım? Con mu, Mehmet Efendi mi?” diye sordu.
Daha kahvemizi seçerken bile sohbetimiz başlamıştı.
Şerife teyzenin konuşması, görüntüsü, davranışları… Her şeyinde tatlı ve sıcak bir taraf vardı. Daha ilk karşılaşmamızda kendimi sanki uzun zamandır tanıdığım birinin yanında gibi hissettim.
Kahvelerimizi varendada içtikten sonra bana bahçesini gezdirmek istedi.
Ben de onun peşinden bahçeye çıktım.
Bahçede gördüğüm her bitki beni biraz daha şaşırtıyordu.
“Bunun adı ne?”
“Bu ne kadar güzelmiş!”
“Bunu daha önce hiç görmemiştim.”
diye diye bahçeyi dolaşmaya başladım.
Ama en çok kaktüsler ilgimi çekmişti.
Kaktüsleri elbette biliyordum ama onları hiç bu kadar yakından, bu kadar farklı çeşitleriyle ve böyle güzel bir bahçenin içinde görmemiştim.
O gün farkında değildim ama hayatımda küçük bir şey değişiyordu.
Bahçeyi gezdikten sonra Şerife teyze bana minik bir saksının içinde küçücük bir kaktüs verdi.
İşte her şey aslında o küçük kaktüsle başladı.
Onu alıp kendi minik evime götürdüm.
O zaman bilmiyordum…
O küçücük kaktüsün yıllar sonra hayatımda bu kadar büyük bir yer kaplayacağını.
Benim minik evim, zamanla kaktüslerle dolmaya başladı.
Ve bir gün fark ettim ki…
Benim evim artık bir “kaktüs ev” olmuştu.
Belki de bugün kurduğum kaktüs bahçesinin hayali, aslında yıllar önce Kıbrıs’ta, beyaz panjurlu bir evin bahçesinde ve küçücük bir saksının içinde başlamıştı.