Hayat tuhaftır…
İnsan dünyaya gelirken elinde hiçbir şey yoktur.
Ne makamı vardır, ne parası, ne unvanı…
Sadece tertemiz bir ruhu ve yaşayacağı koca bir ömrü vardır.
Sonra büyür.
Bir şeylerin peşinden koşmaya başlar.
Para, ev, araba, makam, başarı, alkış, itibar…
Daha fazlasını ister.
Daha yükseğe çıkmak, daha çok kazanmak, daha çok görünmek ister.
Ve bazen bütün ömrünü, aslında bir gün geride bırakacağı şeyleri biriktirmekle geçirir.
Oysa hayatın en büyük yanılgısı şudur:
Elimize geçenleri hayatın kendisi sanıyoruz.
Değil.
Hayat; sahip olduklarımızdan çok, kim olduğumuzla ilgilidir.
Çünkü bir gün ellerimiz yine boş kalacak.
Geride bıraktığımız evler, makamlar, paralar, gösterişli hayatlar değil; insanların kalbinde bıraktığımız izler konuşacak.
Bir çocuğun hayatına dokunduysan,
bir insanın umudunu yeniden yeşerttiysen,
kimse görmezken doğru olanı yaptıysan,
zor zamanda karakterinden vazgeçmediysen…
İşte o zaman ruhun, ellerinden çok daha fazlasını başarmış demektir.
İnsan bazen kazanmak için o kadar çok koşuyor ki neyi kaybettiğini fark etmiyor.
Zamanını…
Sevdiklerini…
Kendini…
Sessizliğini…
İçindeki iyiliği…
Oysa hayat bir yarış değil.
Hayat, nasıl yaşadığının hesabıdır.
Bugün genç olan yarının yaşlısı olacak.
Bugün güçlü olan bir gün gücünü bırakacak.
Bugün alkışlanan bir gün sessizliğe çekilecek.
Ama karakter kalacak.
İnsanların hakkında söyledikleri kalacak.
Bir annenin duası, bir çocuğun sevgisi, bir dostun vefası kalacak.
Bu yüzden hayat boyunca ellerimizi doldurmaya çalışırken ruhumuzu boş bırakmayalım.
Çünkü sonunda hepimiz bu dünyadan ellerimiz boş ayrılacağız.
Mesele, boş ellerle gitmek değil.
Mesele; dolu bir ruh, temiz bir isim ve ardımızda güzel bir iz bırakabilmek.
Hayatın gerçek zenginliği budur.
Elin boş gelebilir dünyaya…
Ama ruhun boş gitmesin.
Meltemce