Hayatta bize çoğu zaman güzel görünmenin, beğenilmenin ve herkes tarafından takdir edilmenin önemli olduğu öğretildi.

Güzel konuş.
Güzel görün.
Herkes seni sevsin.
Kimseyi kırma.
Herkesin gönlünü hoş tut.
Herkes seni beğensin…

Oysa hayat, sürekli alkışlanmak üzerine kurulmuş bir sahne değildir.

Bazen insan, başkalarının gözündeki değerini artırmaya çalışırken kendi değerini unutuyor. Başkalarının ne düşündüğüne o kadar fazla odaklanıyoruz ki, kendi hayatımızın neye ihtiyacı olduğunu duyamaz hale geliyoruz.

Belki de artık herkesin hayran olduğu kelebek olmak zorunda değiliz.

Çünkü kelebek güzeldir. Renkleriyle dikkat çeker, narinliğiyle hayran bırakır. Ama arı başka bir şeydir.

Arı, gösteriş peşinde değildir.

Çalışır.

Üretir.

Kendi görevine odaklanır.

Ve sonunda ortaya, kendi emeğinin izini taşıyan bir bal bırakır.

İnsan da biraz böyle olmalı.

Herkesin seni sevmesini beklemek yerine, kendine yakışan bir hayat kurmaya çalışmalısın.

Herkesin seni anlamasını beklemek yerine, ne yaptığını bilmelisin.

Herkesten onay almak yerine, kendi vicdanının onayını önemsemelisin.

Çünkü insanların fikri değişkendir.

Bugün seni göklere çıkaran, yarın seni eleştirebilir. Bugün yanında duran, yarın başka bir tarafa geçebilir. Bugün yaptıklarını alkışlayanlar, yarın aynı şeyleri görmezden gelebilir.

Sen bütün hayatını başkalarının alkışına göre şekillendirirsen, bir süre sonra kendi sesini duyamazsın.

Kendi işine bak.

Bu, bencillik değildir.

Tam tersine, insanın kendi hayatının sorumluluğunu almasıdır.

Başkalarının hayatını izlemekten, onların ne yaptığıyla ilgilenmekten, kim ne söyledi diye düşünmekten kendi hayatımızı yaşamaya zaman bulamıyoruz.

Oysa arının çiçekten çiçeğe uçarken başka bir arının ne kadar bal ürettiğini hesaplamaya vakti yoktur.

Çünkü onun işi bellidir:

Kendi balını üretmek.

Senin de işin bu.

Kendi yolunu yürümek.
Kendi emeğini ortaya koymak.
Kendi hikâyeni yazmak.

Ve belki de en önemlisi, başkasının başarısını kendi başarısızlığının ölçüsü haline getirmemek.

Birinin senden önce ulaşmış olması, senin geç kaldığın anlamına gelmez.

Birinin senden daha çok görünür olması, senin değersiz olduğun anlamına gelmez.

Birinin seni fark etmemesi, senin ışığının olmadığı anlamına gelmez.

Bazı emekler sessiz büyür.

Tıpkı bal gibi…

Arı çalışırken kimse ona “Ne güzel çalışıyorsun.” diye alkış tutmaz. Ama günün sonunda ortaya çıkan bal, bütün emeğinin sessiz kanıtıdır.

İnsanın hayatında da böyledir.

Çok konuşmana gerek yok.

Kendini herkese anlatmana gerek yok.

Her yaptığını ispatlamak zorunda değilsin.

Bırak, ortaya koyduğun iş senin adına konuşsun.

Ama yazının en önemli tarafı belki de son cümlede saklı:

“Gerektiğinde iğneni kullan.”

Çünkü iyi olmak, kendini ezdirmek değildir.

Merhametli olmak, sınırlarının olmaması değildir.

İnsanları kırmamak uğruna kendini kırmak zorunda değilsin.

Her şeye sessiz kalmak olgunluk değildir.

Bazen “hayır” demek gerekir.

Bazen uzaklaşmak gerekir.

Bazen bir kapıyı kapatmak gerekir.

Bazen de sana sürekli zarar veren birine, sınırını net bir şekilde göstermek gerekir.

Arının iğnesi vardır.

Ama arı her gördüğüne sokmaz.

İğnesini gerektiğinde kullanır.

İşte insanın da böyle bir sınırı olmalı.

Kimseye kötülük yapmak için değil; kendini korumak için.

Çünkü kendini korumak kötülük değildir.

Sınır koymak düşmanlık değildir.

Kendine değer vermek bencillik değildir.

Ve herkesi memnun edememek bir başarısızlık değildir.

Belki de hayatın bir yerinde artık şu cümleyi kendimize söylememiz gerekiyor:

“Herkes beni sevmek zorunda değil. Herkes beni anlamak zorunda değil. Herkes bana hayran olmak zorunda hiç değil.”

Ben kendi balımı üretmeye devam edeceğim.

Çalışacağım.

Öğreneceğim.

Yanılacağım.

Düşeceğim.

Kalkacağım.

Kendi yoluma bakacağım.

Ve gerektiğinde sınırımı da çizeceğim.

Çünkü insanın amacı herkesin hayran olduğu bir kelebek olmak değil;

kendi emeğiyle güzel bir hayat inşa eden bir arı olabilmek.

Ve belki de hayatın en güzel tarafı şudur:

Herkes seni fark etmese bile, ürettiğin balın tadını önce sen bilirsin.