Bir şehri şehir yapan sadece yolları, binaları ve meydanları değildir.

Asıl mesele; o sokaklarda biriken hatıralar, nesilden nesile aktarılan hikâyeler, aynı fırından yükselen ekmek kokusu, aynı çarşıda yıllarca süren selamlaşmalar ve insanların birbirine duyduğu aidiyettir.

İşte buna “şehir hafızası” denir.

Ve Hatay, yüzyıllardır bu hafızanın en güçlü yaşandığı şehirlerden biriydi.

Bu kent; farklı dinlerin, farklı kültürlerin, farklı dillerin ve farklı yaşam biçimlerinin aynı sokakta, aynı sofrada buluşabildiği ender şehirlerden biriydi. Taş duvarlarıyla konuşan evleri, dar sokaklarında yankılanan çocuk sesleri, tarihi çarşılarında süren esnaf geleneği ve birbirini ismiyle tanıyan insanlarıyla Hatay, sadece bir şehir değil, yaşayan bir kültürdü.

6 Şubat depremleri yalnızca binaları yıkmadı.

Birçok mahallenin hafızasını, yılların komşuluklarını, çocukluk anılarını ve ortak yaşam kültürünü de derinden sarstı.

Bugün yeni konutlar yükseliyor.

Yeni yollar yapılıyor.

Yeni yaşam alanları kuruluyor.

Bütün bunlar elbette umut verici gelişmeler.

Ancak şu soruyu kendimize sormak zorundayız:

Yeni Hatay inşa edilirken eski Hatay’ın ruhunu da yaşatabiliyor muyuz?

Çünkü şehir hafızası, betonla yeniden üretilebilecek bir şey değildir.

Bir tarihi yapı yıkıldığında sadece taşlar kaybolmaz.

Bir çarşı dağıldığında sadece dükkânlar kapanmaz.

Bir mahalle boşaldığında sadece evler terk edilmez.

Orada yaşanmış onlarca yıl, binlerce anı ve kuşaklar boyunca kurulan bağlar da sessizce yok olur.

Bugün çocuklar, anne ve babalarının büyüdüğü sokakları tanımıyor.

Dedeler torunlarına “Bizim ev şuradaydı.” derken artık çoğu zaman gösterecek bir kapı bulamıyor.

Bazı mahalleler artık yalnızca fotoğraflarda yaşıyor.

Bazı adresler ise hafızalarda…

Hatay’ın en büyük zenginliği hiçbir zaman sadece tarihi eserleri olmadı.

Bu kenti özel yapan; farklılıkları bir arada yaşatabilen insanıydı.

Komşuluktu.

Paylaşmaktı.

Bayram sabahlarında aynı sokakta farklı inançlardan insanların birbirini ziyaret etmesiydi.

Aynı sofraya oturabilmekti.

Şimdi önümüzde çok önemli bir sorumluluk var.

Yeni binalar inşa ederken eski kültürü de koruyabilmek.

Yeni mahalleler kurarken komşuluğu yeniden yeşertebilmek.

Tarihi yapıları ayağa kaldırırken o yapıların anlattığı hikâyeleri de gelecek kuşaklara aktarabilmek.

Çünkü şehirler yalnızca mühendislikle kurulmaz.

Şehirler, hafızalarıyla yaşar.

Hatay’ın yeniden ayağa kalkması elbette hepimizin ortak dileği.

Ama bu yeniden doğuş, yalnızca betonun yükselmesiyle tamamlanamaz.

Gerçek yeniden inşa; insanların kendini yeniden ait hissedebildiği, çocukların bu şehrin hikâyesini öğrenebildiği ve geçmişle gelecek arasında kopmayan bir bağ kurulabildiği gün başlayacaktır.

Çünkü bir şehrin hafızası kaybolursa, geriye sadece adresler kalır.

Oysa Hatay, adreslerden çok daha fazlasıdır.

Hatay; geçmişiyle, kültürüyle, insanıyla ve ortak yaşam geleneğiyle var olan bir medeniyettir.

Bu medeniyeti yaşatmak ise yalnızca kurumların değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.