Çağımızın en büyük çelişkisi şu: İnsanlar kendilerini göstermek için her yolu deniyor, fakat kendileri olabilmek için gereken cesareti giderek kaybediyor.
Bir fotoğrafın altına yüzlerce beğeni sığdırabiliyoruz ama bir insanın yüreğine dokunmaya zaman bulamıyoruz. Hayatımızı anlatıyoruz, başarılarımızı sergiliyoruz, mutluluğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Peki, bütün bu gösterinin içinde kendimizle ne zaman baş başa kalıyoruz?
Artık insanlar nasıl yaşadıklarından çok, nasıl göründüklerini önemsiyor. Sahip olduklarıyla değer kazanmak, başkalarından daha iyi görünmek, alkışlandıkları sürece haklı olduklarına inanmak istiyorlar. Oysa insanın değeri, seyircisi olduğunda değil, kimsenin görmediği yerde de aynı insan kalabildiğinde ortaya çıkar.
Bir düşünün: Alkışlayanlar sustuğunda, kalabalık dağıldığında, gösterilecek hiçbir şey kalmadığında kendinizden geriye ne kalıyor?
İşte insanın kendisiyle yüzleşmesi gereken yer tam da burasıdır.
Çünkü hayat bir sahne, insanlar da gelip geçen seyirciler değildir. Hepimiz bu hayatın içindeyiz; birbirimizin sevincine, acısına, emeğine ve bazen de sessiz mücadelesine tanıklık ediyoruz. Buna rağmen birbirimizi anlamak yerine yargılıyor, tanımak yerine etiketliyor, değer vermek yerine kıyaslıyoruz.
Oysa insan olmak, herkesten daha çok görünmek değil; bir başkasının hayatında güzel bir iz bırakabilmektir.
Bir gün fotoğraflar unutulur, alkışlar diner, gösterişin bütün ışıkları söner. Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğunuz kalır.
Öyleyse kendinizi başkalarına kanıtlamak için harcadığınız emeğin birazını da kendinizi yetiştirmeye ayırın. Görünüşünüzü değil, düşüncenizi; çevrenizi değil, karakterinizi; alkışınızı değil, anlamınızı büyütün.
Çünkü dünya zaten kendini göstermeye çalışan insanlarla dolu. Dünyanın asıl ihtiyacı, kendini kaybetmeden yaşayabilen insanlardır.
Unutmayın: Görünmek bir anlık iştir; değerli olmak, insanın ömrü boyunca taşıdığı bir imzadır.
Meltemce