MİLAT GİBİ BİR AFET

6 Şubat'ın üzerinden üç yıl geçti. Depremin üçüncü yıl dönümü, aynı zamanda on binlerce insanımızın da ölüm yıl dönümü demek. Bir şehrin yıl dönümü ne demek bilir misiniz? Dünya üzerinde buna benzer bir acı daha var mıdır? Şubat'ın o en soğuk gecesi kıyamet gibi, milat gibi bir afet yaşadık. 7,7 ve 7,6'lık depremler 11 şehrimizi yıktı. 11 şehrin arasında bir tanesi vardı ki depremde kıyametini yaşadı: Hatay... Evet, biz Hataylılar 6 Şubat ve onu takip eden günleri kıyamet olarak nitelendiriyoruz. Zira bu tarifi imkânsız yaşantıları ancak kıyamet kelimesi ile nitelendirebiliriz. Bu yazıyı da Hatay özelinde, tüm depremzede şehirlerimizi unutmadan yazıyorum. Hatay'da 6 Şubat tarihi milat olarak anılıyor. Her sohbette 'depremden önce' ve 'depremden sonra' tabirleri kullanılıyor. "Depremden bir gün önce yemek yemiştik". "Depremden sonra bir daha görüşemedik" vb. Ailemizden, sevdiklerimizden, arkadaşlarımızdan, şehrimizden ayrı geçen üç yıl... Geçen üç yılı gözden geçirmek ve değerlendirmek bizler için çok zor. Hangi başlık altında anlatacağımıza karar vermek bile çok zor. Sarsıntının şiddetini mi? Yaşadığımız korkuyu mu? Enkaz altında geçirdiğimiz günleri mi? Enkaz başında yakınlarımızdan bir haber alabilmek için geçirdiğimiz çaresiz günleri mi? Kaybettiğimiz yakınlarımızın acısını mı? Artçı sarsıntılarda aynı gecenin akıllara gelişini mi? İçecek su bile bulamadığımız günleri mi? Şehrimizin üç yıl içinde nasıl günden güne yok oluşunu mu? Yazın toza, kışın çamura mahkûm olduğumuzu mu? Yağmur yağdığında çadırlarımıza, konteynerlerimize su girmesini mi? Konteynerlere sığmayan yaşamları mı? Ve daha pek çok zor şartın başlığı atılabilir bu işkence gibi geçen üç yıl için. Depremi ve sonrasındaki şartları tamamıyla anlatmak zaten imkânsız bir deneme olur ve mutlaka eksik kalır...

TARİFSİZ ACILAR

O gece Hatay'ın her köşesinde tarifsiz acılar yaşandı. Şehrin ışıkları uzun bir süre yanmamak üzere sönmüş, daha önce 7 defa yıkılan şehir 8. defa yıkılmıştı. Her sokaktan feryatlar, enkazlar altından çığlıklar duyuluyordu. Enkaz altında da enkaz üstünde de çaresizlik ve acı vardı. Şehirde can pazarı vardı, insanlar telaş ve korku içinde oradan oraya koşuşuyordu. Bazıları enkaz altında kalan yakınlarını kurtarmaya, bazıları da binalardan uzak durmaya çalışıyordu. İnsanlar kime, nereye yetişeceğini bilemiyordu. Bu bilinmezlikle birlikte yardım beklemekten başka çare yoktu. Gün boyunca yağan yağmur olanca şiddetiyle devam ediyor, can havline düşmüş insanların çaresizliğini artırıyordu. İnsanlar hem binalardan uzak durmaya hem de yağmurdan korunmaya çalışıyordu. Depremin şiddeti olağanüstüydü, ancak biz bunu günler geçtikçe daha net kavrayabildik. Yer yarılmış, yollar çökmüş, şehrin büyük bir bölümü yıkılmıştı. Yıkılmayan taraflardaysa büyük hasarlar vardı. Ölüm sayıları her dakika artıyor, güncelleniyordu. O geceden geriye yarım kalan hayatlar, yalnız kalan insanlar kalmıştı. İnsanlar hayatta kaldığına sevinemiyordu. Uykusunda ölenler acı çekmeden öldükleri için; ailecek yok olanlar, geride acı çekecek kimse kalmadığı için şanslı sayılıyordu. Ve yakınlarının cenazesini bulanlar şanslı sayılıyordu zira cesedi bulunmayan pek çok insan vardı. Aslında tüm bu şanslı varsayımlar acılı ve mecburi bir kabullenişten başka bir şey değildi.

MUĞLAK DÜŞÜNCELER

Enkaz kaldırma çalışmaları devam ederken şehir merkezinde büyük boşluklar oluşmaya başlamıştı. Boşluklar her geçen gün büyüyor, şehrin izleri kayboluyordu. Geriye kalan manzara karşısında hayret ediyor, garipsiyorduk. Zihnimizde hep sorgular, araştırmalar vardı; burada ne oldu, biz böyle ne yaşadık? Her yerde enkaz yığınları, hasarlı binalar ve kapalı yollar vardı. Psikolojik enkazı zihnimizden atamıyorduk. Henüz sarsıntının şokunu üzerimizden atamamışken gördüğümüz her manzara bizi bir kere daha şoka uğratıyordu. Hiç unutmuyorum; depremin beşinci ayında yol kenarında durmuş şehrin bu acı halinin fotoğrafını çekiyordum. Altmış yaşlarında bir adam yanımda durup bana olduğumuz caddenin hangi cadde olduğunu sordu. Biraz düşünün, bu adam altmışlı yaşlarında, altmış yıldır bu şehirde yaşamış ve haliyle şehri iyi bilir. O adam bile yolunu yönünü karıştırmıştı; bu, yıkımın büyüklüğünün en acı örneklerinden yalnızca bir tanesiydi. Benzer yanılgıları adres verirken de yaşıyorduk, olduğumuz yeri tarif etmekte güçlük çekiyorduk. Çünkü doğduğumuz, büyüdüğümüz şehir çok kısa bir zaman içerisinde ortadan kaybolmuştu. Etrafımızda tarif edeceğimiz hiçbir şey kalmamıştı, her yer ova gibi dümdüz olmuştu. 6 Şubat'tan bu yana neler kaybettiğimizi düşününce insanın içi eziliyor, yüzü düşüyor. Sanki bir mağlubiyet yaşamış gibi, savaş kaybetmiş gibi hissediyoruz.

ÇİLELİ YAŞAM ŞARTLARI

6 Şubat'tan sonra yaşam şartları bizim için her dakika kötüye gidiyordu. Deprem şehri yıkmış, her şeye zarar vermişti. Hatay'da yaşam işkence halinde devam ediyor, en büyük çileyi evi yıkılan konteyner kentlerde kalan insanlar çekiyor. Aileler 21 metrekare içerisinde konfordan ve özel hayattan yoksun bir şekilde yaşamaya çalışıyor. Çocuklarsa ders çalışacak, oyun oynayacak alanı bulamıyor. Konteyner kentlerde kışın ısınmak yazın soğumak, yiyecek, içecek hazırlamak sadece elektrikle mümkün olabiliyor. Hal böyleyken, sık sık kesilen ve uzun süreler gelmeyen elektrik, yaşamı adeta durduruyor. Hatay'da mağduriyet yaşadığımız bir diğer hayati konuysa su; geçtiğimiz yaz ayları boyunca su kesintilerine maruz kaldık. Su ve elektrik gibi yaşamın olmazsa olmaz gereksinimlerinden mahrum bir yaşam nasıl sürdürülebilir? Su, elektrik ve internetin yokluğu, yaşamlarımızı ciddi anlamda etkiliyor. Yazın toza, kışın çamura mahkûm oluyoruz. Toz bulutu altında yaşıyoruz desek kesinlikle abartmış olmayız. Pek çok insan toz yüzünden halsizlik, baş ve boğaz ağrısı gibi rahatsızlıklar hissediyor ve hasta oluyor. Burada trafiğe çıkmak kaos yaşamaktan farksız. Bir yerden bir yere gitmek işkenceye dönüşebiliyor ve ciddi riskler taşıyor. Her yerde iş makinası trafiği ve gürültüsü var. Öğrenciler çamurlu yollarda, iş makinalarının arasında okula gidip geliyor. Şehirde gündüz bile tedirginlik yaratan pek çok nokta var. Özetle deprem sonrası Hatay'da yaşam şartları yaşamımızı tehdit ediyor ve çağın epeyce gerisinde kalıyor. Öte yandan bir eksiğimiz de sosyal hayat. İnsanların yürüyüş yapabilecekleri, oturup sohbet edebilecekleri, çocukların oyun oynayabilecekleri parklar da maalesef yok.

ALLAH DÜŞMANIMA BİLE YAŞATMASIN

Biz millet olarak büyük bir acı yaşadığımızda, bir kaza atlattığımızda "Allah düşmanıma bile yaşatmasın" deriz. Bu deyişle benzer acıyı kimsenin yaşamamasını dilerken bir yandan da yaşadığımız acının büyüklüğünü anlatmak isteriz aslında. Biz Hataylılar da deprem konulu sohbetlerimizde hep bu deyişi kullandık. 6 Şubat'tan beri burada geçmeyen acılar, geçmeyen çileler, geçmeyen korkular, kaygılar var. Hiçbir şey geçmemesine rağmen üç yıl geçti. Üç yıl geçmesine rağmen acısı geçmeyen ailelere başsağlığı ve tüm depremzede şehirlerimize sabırlar diliyorum. Dilerim ki bir daha kimse böyle bir felaket yaşamasın. Dilerim ki bir daha kimse annesini, babasını, kardeşini, bebeğini, sevgilisini, arkadaşını, beslediği hayvanını ve hepsinden acısı şehrini kaybetmesin.

Veysel Özyurt