Bir şehir yeniden yapılabilir mi?
Peki ya kaybettikleri geri getirilebilir mi?
Antakya’da takvim ilerliyor…
2023’ün üzerinden yıllar geçti. Evler yapılıyor, yollar değişiyor, yeni binalar yükseliyor. Kuralar çekiliyor, anahtarlar teslim ediliyor. Yeniden inşa için büyük bir mücadele veriliyor. Ancak Antakya’nın sokaklarında dolaşırken insanın içine yerleşen o duygu hâlâ aynı:
Bu şehir henüz normale dönmedi.
Çünkü normalleşmek yalnızca yeni bir eve taşınmak değildir.
Normalleşmek; sabah işe giderken tanıdık bir esnafın kepengini görmektir.
Mahallede komşunun kapısını çalıp “Bir ihtiyacın var mı?” diyebilmektir.
Çocukların sokakta güvenle oynadığı, insanların meydanlarda buluştuğu, akşamları ışıkları yanan dükkânların olduğu bir şehirde yaşamaktır.
Antakya’nın kaybettiği yalnızca binalar değildi.
İnsanlar kaybedildi. Anılar kaybedildi. Mahalleler kaybedildi. Bir şehrin ruhundan parçalar koptu.
Bugün yeni binalar yükselirken eski Antakya’nın hafızası da ayakta kalmaya çalışıyor. Tarihi dokunun, kültürün, komşuluk ilişkilerinin ve kentin kendine özgü kimliğinin korunması en az yeni binalar kadar önemli. Nitekim deprem sonrası toparlanmanın fiziksel yapılaşmanın ötesinde; sosyal hayatı, ekonomiyi, kültürel mirası ve şehir hafızasını da kapsadığı vurgulanıyor.
Bir şehri yeniden kurabilirsiniz.
Ama bir insanın kaybettiği evinin penceresinden baktığı manzarayı yeniden yapamazsınız.
Çocukluğunun geçtiği sokağı aynı taşlarla döşeseniz bile o sokakta artık aynı insanlar yürümüyorsa, o sokak eskisi değildir.
İşte Antakya’nın en büyük sınavı da burada başlıyor.
Biz bu şehri yalnızca betonla mı yeniden kuracağız?
Yoksa Antakya’yı Antakya yapan değerleri de yeniden ayağa kaldıracak mıyız?
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yalnızca konut değil.
İş lazım.
Esnafın nefes alması lazım.
Gençlerin şehirde kalması lazım.
Sosyal hayatın yeniden canlanması lazım.
Tarihi mirasın korunması lazım.
İnsanların kendilerini yeniden bu şehre ait hissetmesi lazım.
Çünkü bir şehir, içinde yaşayan insanlar kendilerini güvende ve değerli hissettiğinde gerçekten ayağa kalkar.
Antakya bugün hâlâ bir şantiye görüntüsü taşıyor. Yeniden yapılanma devam ediyor; fakat vatandaşın beklediği şey sadece “yeni bir Antakya” değil.
Kendi Antakya’sını yeniden bulmak.
Deprem bize evlerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
Şimdi bize düşen, şehirlerin yalnızca betonarme yapılardan ibaret olmadığını anlamaktır.
Antakya’nın yeniden doğması için duvarlardan önce umutların, binalardan önce hayatın, caddelerden önce insanların ayağa kaldırılması gerekiyor.
Çünkü Antakya’nın ihtiyacı sadece yeniden inşa edilmek değil…
Yeniden yaşamak.
Ve belki de bugün hepimizin sorması gereken en önemli soru şu:
Antakya ne zaman normale dönecek?
Cevabı takvimlerde değil.
Bir gün sokaklarında yeniden çocuk sesleri yükseldiğinde, esnafın yüzü yeniden güldüğünde, insanlar “Burada hayat var” diyebildiğinde…
İşte o gün Antakya gerçekten ayağa kalkmış olacak.
O güne kadar ise bu şehrin hikâyesi bitmedi.
Antakya hâlâ iyileşiyor.
Hâlâ bekliyor.
Hâlâ direniyor.
Ve belki de en önemlisi…
Hâlâ umudunu kaybetmedi.