Bir zamanlar bir insanı hayatımıza almak, onun hayatımızda kalması için emek vermek anlamına gelirdi. Şimdi ise birçok ilişki, en küçük kırgınlıkta kapının önüne bırakılan bir eşya gibi kolayca terk ediliyor.
Belki de çağımızın en büyük kayıplarından biri bu: İnsanların birbirinin kıymetini, birbirini kaybettikten sonra anlamaya başlaması.
İlişkiler artık çoğu zaman sabırdan çok tahammül sınırlarıyla ölçülüyor. Bir yanlış anlaşılmada konuşmak yerine susuyor, bir kırgınlıkta anlamaya çalışmak yerine uzaklaşıyor, sorunları çözmek yerine yeni insanlara yöneliyoruz. Oysa gerçek bağlar, yalnızca güzel günlerde değil; zor zamanlarda gösterilen anlayışla güçlenir.
Bugün iletişim kurmak hiç olmadığı kadar kolay. Bir mesajla ulaşabiliyor, birkaç saniyede sesimizi duyurabiliyoruz. Ama garip bir şekilde birbirimizi anlamakta her geçen gün daha fazla zorlanıyoruz. Çünkü iletişim sadece konuşmak değildir; dinlemektir, anlamaktır, empati kurmaktır. Araştırmalar da iletişim çatışmaları ile güven arasındaki ilişkide empatinin önemli bir rol oynadığını ortaya koyuyor.
Belki de ilişkileri tüketen şey sevgisizlikten önce, özensizliktir.
“Nasıl olsa yanımda.”
“Nasıl olsa beni affeder.”
“Nasıl olsa gitmez.”
İşte en büyük yanılgı burada başlıyor.
Çünkü insan, kendisine sürekli değer verilmediğini hissettiği yerde bir gün sessizce yorulur. Ve çoğu zaman gidişi bir anda olmaz. Önce beklentileri azalır, sonra konuşmayı bırakır, ardından kırgınlıklarını anlatmaktan vazgeçer. En sonunda da fiziksel olarak değil, duygusal olarak gider.
Bir ilişkinin bitişi çoğu zaman son cümlede değil, söylenmeyen yüzlerce cümlede başlar.
Bugün sosyal medya, görünürlük ve sürekli seçenek hissi de ilişkiler üzerindeki beklentileri değiştirebiliyor; bazı değerlendirmelerde bunun bağlılığı ve duygusal derinliği zayıflatabildiği vurgulanıyor.
Oysa sevgi; kusursuz insanı bulmak değildir.
Sevgi, kusurlu iki insanın birbirini incitmemek için çaba göstermesidir.
Birbirinin sesindeki değişikliği fark etmektir.
“İyi misin?” sorusunu gerçekten merak ederek sormaktır.
Kırıldığında gururunu değil, sevgini öne koyabilmektir.
Haklı çıkmaktan daha önemli olanın, birbirini kaybetmemek olduğunu bilmektir.
Çünkü değer vermek büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla belli olur.
Bir telefon açmak…
Bir özrü zamanında dile getirmek…
Dinlemek…
Hatırlamak…
Yanında olmak…
Ve en önemlisi, karşındaki insanın kalbini kendi kalbin kadar önemsemek…
Bunlar artık sıradan şeyler gibi görülüyor olabilir. Oysa bir ilişkinin ömrünü belirleyen çoğu zaman tam da bu küçük ayrıntılardır. Sağlıklı iletişimin güveni, bağlılığı ve duygusal yakınlığı beslediği de özellikle vurgulanıyor.
Belki de artık ilişkilerimizi sorgulamanın zamanı geldi.
“Beni seviyor mu?”dan önce “Ben ona sevgimi hissettiriyor muyum?” diye sormalıyız.
“Beni anlıyor mu?” demeden önce, “Ben onu gerçekten anlamaya çalışıyor muyum?” demeliyiz.
Çünkü ilişkiler tek taraflı emekle ayakta kalmaz.
İnsanlar birbirlerinin kıymetini kaybettiklerinde değil, henüz yanlarındayken bilmeli.
Unutmayalım…
Bazı insanlar hayatımıza tesadüfen girer ama kalmaları için tesadüften çok emek gerekir.
Ve bazen bir insanı kaybetmek, onu sevmemekten değil; sevgiyi göstermeyi ihmal etmekten olur.
Belki de ilişkilerin değerini yeniden kazanmasının yolu çok basit:
Biraz daha sabır.
Biraz daha anlayış.
Biraz daha empati.
Biraz daha sadakat.
Ve en önemlisi, birbirimizin kalbine biraz daha özen göstermek…
Çünkü hayat, “Keşke kıymetini bilseydim” demek için fazla kısa.